Trakya

Bilgi notu: Batı Anadolu ve Ege coğrafyasının eski zamanlarını anlatmaya çalışacağım arada. Eski bölgeleri baz alarak İnstagram’da yaptığım paylaşımları da bir bütün olarak buraya koyacağım. Kısa bilgi vermek gerekirse, şu ana kadarki seyahatlerimde uğradığım şehirleri merkeze alarak, mitoloji ve tarihten alıntılarla eski zamanlarda kısa bi yolculuk niyetim. Milat sonrası 2.yy sonlarında yaşayan Kyzikoslu bi Roma vatandaşı (Sınarius diyorum kendime) diliyle anlatım oluşturmaya çalışacağım. Bu arada tüm fotoğraf ve çizimler bana aittir.

  1. Ainos (Enez)

  2. Trakya ülkesinin kıyıları görünmeye başladı. Ege denizindeki yolculuğum bu ülkenin ihtişamlı kenti Ainos’ta (Enos) son bulacak birazdan. Trakya, Istros nehrinden Propontis’e kadar uzanan alanda yayılmış Trak halklarının ülkesi. Halikarnaslı Herodot ‘yeryüzünün Hindulardan sonra en kalabalık halkı’ der Traklar için. Biraz iddialı söz kanımca.

    2-ainos
    Ainos’tan Ege’ye bakış
  3. Ainos şehri, Trakya’nın içlerine uzanan Hebros nehri ağzında kurulmuş önemli bir ticaret şehri. Mitolojiye göre şehrin kurucusu Truvalı Aeneas’tır. Aeneas Truva savaşından kurtulanlarla birlikte önce İda dağına kaçar ve sonra buradan yeni yurt için onlarla uzun bir yolcuğa çıkar. Önce Trakya’nın güney kıyılarına varırlar. Hebros nehrinin ağzına yerleşirler, burada bir şehir kurar ve oraya kendi ismini verir Aeneas.
  4. Yaşanan bazı felaketlerden dolayı bu toprakların uğursuz olduğunu düşünürler ve asıl yurdu bulmak için tekrar yola koyulurlar. Ege denizinde ilerlerken kutsal Delos adasındaki Apollon tapınağına uğrarlar ve nereye gitmeleri gerektiğini danışırlar Apollon’a. Ve bir kehanet belirir; Truva’dan önceki ana yurdunuza, eski toprağınıza gidin. Aeneas’in evi orada bütün dünyaya egemen olacak!
  5. Ve Aeneas’ın yeni yurdu Tiber nehri kıyısı olacaktır; bugün imparatorluğun görkemli başkenti Roma’dır burası. Ainos şehriyle Roma kardeştir ve bu ilişkiye binaen Romalılar bu şehre bazı imtiyazlar tanımaktadır.

    z7
    Aeneas’ın yolculuğu
  6. Hebros nehri (Meriç, Evros)

  7. Ainos’un yanında uzanan Hebros, Trakya içlerine kadar uzanan ve deniz ticareti için elverişli bir nehirdir. Bundan çok uzun zaman önce, Hebros nehri bu civarı doldurmadan önce Ege denizi neredeyse Orestias’a kadar ulaşıyormuş. Şimdilerdeyse buraları bağ-bahçelerden oluşan verimli büyük bir ova.
  8. z8Efsanevi müzisyen Orfeus’un toprakları Trakya. Lirini çaldığında insanları, hayvanları, tüm doğayı büyüleyen ozanın hikâyesi bu topraklarda yankılanır hâlâ. Şöyle; eşi Evridiki’nin ölümünün ardından çok üzülür Orfeus, liriyle muhteşem müzikler çalmaya başlar onun gidişine. Bu yakarışına sonunda Hades cevap verir: Çok sevdiğin eşine kavuşacaksın ama bi’ şartla, yeryüzüne çıkana kadar yüzüne bakmayacaksın Evridiki’nin! Fakat Orfeus dayanamaz, son anda dönüp bakar Evridiki’ye ve onu bu kez ilelebet kaybeder.
  9. Orestias (Edirne)

  10. Trakya ülkesinin içlerinde büyük şehir neredeyse hiç yoktur. Nehir ve göl üzerine kazıklarla oturtulmuş köylerde ve ovalarda çitlerle çevrili küçük yerleşimlerde yaşıyordu halkın çoğu yakın zamana kadar. İç bölgenin büyük yerlerinden biri Orestias kentidir.
  11. z4
    Orestias şehri

    Orestias şehrinin hikâyesi de Truva’yla ilişkilidir uzaktan. Şehrin kurucusu, Truva’yla savaşan Miken kralı Agamemnon’un oğludur. Oğul Orestes, savaş sonrası annesi tarafından öldürülen babası Agamemnon’un intikamını alır yıllar sonra, annesini öldürür. Fakat sonra tanrılardan af diler. Tanrılar Orestes’e ‘Üç nehrin birleştiği yerde ellerini yıkarsan af olunursun’ der. Tüm Yunanistan’ı dolaştıktan sonra Trakya’da bulur böyle bir yeri Orestes ve ardından oraya bir şehir kurar.

  12. Önceleri küçük bir yerleşim olan Orestias yakın zamanda İmparator Hadrian tarafından kalkındırıldı ve nüfusu artarak Trakya’nın ve hatta İmparatorluğun önemli şehirlerinden biri oldu. Şehre, imparatora şükran niyetiyle Hadrianopolis deniliyor bugün.
  13. Astikos dağları (Istrancalar)

  14. Orestias’tan Pontus Euksinos’a doğru giderken uzun çam ağaçlarıyla kaplı büyük Astikos dağlarından geçilir. Burası ferah doğasıyla nefes almak için muhteşem bir coğrafyadır.

    z3
    Astikos dağları
  15. Thynia (İğneada)

  16. Bu dağlarda ve kıyılarında büyük bir şehir yoktur. Kıyı köylerinden biri Thynia’dır ve yakınlarında yeryüzünde nadir rastlanan subasar (longoz) ormanları vardır.
  17. Bosporus ve Byzantion (Boğaziçi ve İstanbul)

  18. Kıyıdan doğuya doğru ilerleyince Trakya ile Bitinya ülkeleri arasında kalan dar bir boğaza varılır, Bosporus’a. Anlatıya göre Argos kralının kızı İo’ya aşık olan Zeus, onu Hera’nın gazabından korumak için ineğe çevirir. Buna rağmen Zeus’u kıskanan Hera, İo’ya at sineği musallat eder. Bundan kurtulmak için dereler, tepeler aşan İo Trakya’nın sonuna gelir, yolunu engelleyen buradaki dar boğazı da aşar. İşte o zamandan bugüne buraya ‘inek geçidi’ manasına gelen Bosporus denir.  
  19. Pontus Euksinos ile Ege denizleri arasında ticari önemi kuvvetli olan Bosporus’un iki yakasında iki önemli şehir vardır bugün. Bunlardan Trakya yakasında olanı Byzantion şehridir. Efsaneye göre İo’nun torunu Byzas, tarihçilere göreyse Megaralı kolonist Byzas tarafından kurulur. Megaralı Byzas ve beraberindekiler şehri kurmadan önce Apollon tapınağına giderek kâhinlere danışır. Apollon onlara ‘körler ülkesinin karşısındaki yere yerleşin’ der.

    byzantion
    Byzantion: Cities xxl oyununda Byzantion’u tasarlamaya çalıştım teknik imkanlar el verdiğince.
  20. Byzantion, Bosporus’taki konumu sayesinde ticaret ağında kilit nokta elde eder. Bu güzel konumu onu zenginleştirirken bir yandan da sürekli savaşlara girmesine neden olur tabi. Byzantion siyaseten de önem kazanmış bir şehirdir. Ama su problemi vardır, uzaklardan Astikos dağından getirilir suyu.  
  21. Byzantion ile Trakya’nın diğer önemli kenti Perinthos arasında  iki şehir daha vardır; Rhegion ve Selymbria kentleri. Trakların kurduğu Selymbria, İyonyalı kolonistlerin keşfiyle ticari önemi artmış, gelişmişti. Lâkin zamanla iki yanında gelişen Byzantion ve Perinthos’un gölgesinde kalmış, bugün küçük bir kasaba görünümünü almıştır.
  22. z2
    Bosporus

    Bosporus’a yeniden dönecek olursam; İskitler üzerine sefere çıkan Pers imparatoru Darius, Bosporus’u geçmek için burada bir köprü kurdurur. Herodot’un anlattığına göre Bosporus’un iki yanına büyük beyaz direkler diktirmiş, birine Asur diğerine Yunan harfleriyle savaşa götürdüğü halkların isimlerini yazdırmış Pers imparatoru. Savaşa 700 bin insanın götürüldüğünden bahseder tarihçiler.

Selçuk: Zamanın sığınağı

Hafızasında tarihin her safhasını barındıran, yıllanmış taşlarında çağların sesi yankılanan bir şehir Selçuk. Peşi sıra dizilmiş mâbetlerinden zamanın ilâhisi çalınır kulaklara burada; kazlar dolanır Artemis’in sütunları arasında, suyun sesi vurur İsabey’in duvarlarına. Yuhanna ebedi istirahatine çekilmiştir Osmanlı Kalesi’nin gölgesinde, uzaktan Meryem Ana korur kollar onu.

Dağlar arası boğazı aşar da gelir Ege’nin serinliği, sokulur Selçuk sokaklarına. Rüzgarın uğultusu vurur binalara, binyılların hikâyesi fısıldanır insanoğluna. Androklos’un hayaliyle, Delfi kâhinlerinin işaretiyle başlar buranın hikâyesi; Lidya’nın zarâfeti, Roma’nın görkemi anlatılır sonrasında. Hristiyanlığın çileli günlerine sahne olur, sonrasında Allah’ın ismi yankılanır semalarında. Çağlar geçtikçe de kâh Efes denilir buraya, kâh Ayasuluk…

Hadrianus Tapınağı’nın girişindeki frize kazılı bu şehrin kuruluşu. Şu cümlelerle kayıtlı o doğuş hikâyesi: Atina kralı Kodros’un cesur oğlu Androklos, Ege’nin karşı yakasını keşfetmek ister. Önce, Delfi kentindeki Apollon Tapınağı’nın kâhinlerine danışır. Kâhinler ona, balık ve domuzun işaret ettiği yerde bir kent kuracağını söyler. Androklos bu sözlerin anlamını düşünürken Ege’nin mavi sularına yelken açar… Kaystros nehrinin ağzındaki körfeze geldiklerinde karaya çıkmaya karar verirler. Ateş yakarak tuttukları balıkları pişirirlerken çalıların arasından çıkan bir yaban domuzu, balığı kaparak kaçar. İşte kehânet gerçekleşmiştir. Burada bir kent kurmaya karar verirler…

efes

Artemis’e adanan şehir

Böyle başlar işte şehrin hikâyesi üç bin yıl öncesinde. Eski Egelilerin izleri ilk bu zaman demirlenir bu topraklara, asırlar geçse de silinmez bir daha… Karşı kıyıdan gelenler başka şehirler de kurar civara. Sonra, bu şehirlerden 12’si bir araya gelir, İyonya çıkar tarih sahnesine. Efes, İyonya’nın kültür merkezine dönüşür hemen, muhteşem bir hâl alır. Gözünü kamaştırır çevre krallıkların, Lidya’nın güçlü kralı Karun’da olduğu gibi. Zapt etmek, topraklarına katmak ister denizin bu güzel şehrini Karun. Saldırır, yağmalar, çok uğraşır almak için. Zor olur ama nihayetinde kazanır bu savaşı. Ve bu zorlu şehri taçlandırmak ister zaferinden sonra; Antik Yunan’ın bereket tanrıçasına adanan bir tapınak inşa edilmesi emrini verir, ‘eskisinden daha görkemli olsun’ der. İhtişamıyla Artemis Tapınağı yükselir ardından topraklarında, 120 yıl sürdüğü söylenir yapılışının. Herodot, Tarih’inde ‘dünyanın yedi harikasından biri’ diye bahseder bu tapınaktan. Zihinlere öyle kazınır ismi, asırlar geçse de unutulmaz bu unvanı. Bahçesinde adaklar adanır tapınağın, yollarına insanlar dökülür bu şehrin. Kutsal sayılır Efes artık. İki yüz yıl sonraysa Artemis Tapınağı hazin bir olay yaşar; tarihe geçmek isteyen biri tarafından yakılır. Mitlere göre Artemis koruyamamıştır tapınağını, o gün Makedonya topraklarındadır çünkü. Büyük komutan İskender’in doğduğu gündür o gün.

Zaman geçer, Kaystros nehri (Küçük Menderes) doldurur denizi, uzaklaştırır şehirden. İskender’in komutanlarından Lysimakhos şehri biraz aşağıya, denizin kıyısına taşıtır yeniden. Karısının ismini verir şehre: Arsinoea… Birkaç asır sonra, Roma çağında bulur kendini bu şehir. Romalı zamanları ‘altın çağı’ olarak anlatılır Efes’in; görkemli binalar, tiyatrolar, tapınaklar dikilir yüzyıllar boyu. Küçük Asya’nın yönetim merkezine dönüşür, on binlerce insana memleket olur burası. Lâkin, öncesi var bu hikâyenin. Şöyle;

Şehir, Roma’ya bağlanır ama uzak coğrafyadaki bu büyük devletin kendi topraklarına hükmetmesini pek sindiremez Efesliler. Direnirler buldukları her fırsatta. Pontus Kralı Mitridat Anadolu’yu sahiplenip Roma’ya karşı koyduğunda, Efes’in Yunan halkı da destekler onu mesela. ‘Roma defol!’ sloganı yankılanır caddelerinde. Roma binaları taşlanır, ele geçirilen Romalı askerler ya esir alınır ya öldürülür. Tutamaz kendini Küçük Asya halkı, vâhim bir hâl alır gidişat, şehrin Romalı sakinlerine yönelik katliama dönüşür olaylar. O gece, binlerce insanın öldürüldüğünden bahseder tarihi kaynaklar…

DSC_0212

Sonra Roma, hakimiyeti sağlamak için politikasını değiştirir, ‘Yunanlı Efes artık Romalılaşmalı’ der. Roma’nın devasa binaları yükselmeye başlar sonraki dönemlerde Efes’te, imparatorlar kendi adlarına tapınaklar inşa ettirir şehirde. Efes, Asya (Batı Anadolu) eyaletinin başkenti olur, Roma’nın doğudaki sembolüne dönüşür. Altın çağını yaşar kent, yine de kimliğinden taviz vermez tamamen, Romalı bir Yunan şehri olmaya devam eder.

Yuhanna İncil’ini yazıyor

Nihayetinde Roma hâkimiyeti sağlanmış olsa da Küçük Asya şehri sakinlikten uzaktır hâlâ. Bu kez yeni bir konu tartışılır sokaklarında; Yehuda eyaletinde zuhur etmiş yeni bir dindir bu… Hz.İsa’nın tek tanrılı inancı buralara da ulaşmıştır. ‘Sen onun annesisin, sen de onun oğlusun’ diyerek birbirlerine emanet ettiği annesi Hz.Meryem ve öğrencilerinden Yuhanna Filistin topraklarından çıkmış, Efes’e yerleşmiştir. Şehrin biraz dışarısında sakin bir muhitte yaşarlar. Yuhanna yüksekçe bir tepede İncil’ini yazmaya başlar, Hz.Meryem küçük taştan evinde Yaradan’a dua eder. Efeslilere inançlarını anlatırlar, bu dine davet ederler onları. Onlardan sonra Aziz Pavlus’un yolu düşer bu şehre. Dini anlatma misyonunu o üstlenir bir süre, tek tanrıdan bahseder Efes’in sokaklarında.

Şehrin acı hikâyeleri yeniden başlar. Çoğunluktaki Paganlarla azınlıktaki Hristiyanların din çatışmalarına sahne olur bir süre. Hristiyanlar aşağılanır, yok sayılır, Roma’nın pagan imparatorlarının zulmüne uğrar. İmparator Domitian yüksek vergilerle yaşamlarını zorlaştırır Hristiyanların, hatta işkenceye tabi tuttuğu söylenir. İnancından dolayı ölüme yürüyen insanlar yaşamaya yine de devam eder burada, İncil’de bahsi geçen yedi kiliseden (cemaat) biri oluşur zamanla… Hristiyanlık kabul görmeye başlar şehirde gün geçtikçe, güç dengesi lehlerine değişir bu kez. İlk olarak kendilerine zulmü reva gören İmparator Domitian’ın büyük tapınağını yerle yeksan ederler. Sonra paganları aşağılarlar, korkuturlar. Paganlar öyle korkar ki, şehrin adandığı Artemis’in ulu heykelini korumak için meclis alanının (Odeon) altına gömerler. (Artemis’in bu heykeli bugün Efes Müzesi’nde özel bir odada sergilenmekte.)

artemis2

Roma’nın kuvvetli lideri Konstantin dönemine gelindiğinde Hristiyanlık, imparatorluğun resmi dini haline gelir. Artık asli inanç olmuştur bu topraklarda. Büyük kiliseler inşa edilir hemen, halk gittikçe Hristiyanlaşır. Bu sırada deniz iyice uzaklaşır, alüvyon dolar yerine. Hâliyle şehrin ticareti zayıflar. Zamanın büyük şehri küçülmeye, önemini yitirmeye başlar. Bu kez denize doğru değil, eski yerine, Artemis Tapınağı’nın olduğu kısma doğru kayar yerleşim… Jüstinyen dönemine varıldığındaysa, tapınağın hemen arkasında büyük bir kilise yükselir: Aya Theolog. Şehrin tapınaktan sonra gelmiş geçmiş en büyük ikinci yapısı olur bu mâbet, Yuhanna’ya adanır. İçerisinde onun anıt mezarını saklar asırlar boyu. Yuhanna İncil’i, kilisenin biraz yukarısında, bugün Osmanlı Kalesi’nin içerisinde yer alan bir yapıda yazmıştır çünkü.

Şehrin semalarında ezan

Sonra, Türkler gelir Anadolu’ya. Atlarını sürerler Ege’nin kıyılarına. Türk beylerinden biri önce Birgi’yi alır Bizans’tan, beyliğini ilan eder Menderes topraklarında. Aydınoğulları’dır onlar. Birgi’yle yetinmez sonrasında, dünyaya açılan bir limanı da kontrol etmek ister Türk beyi ve nehri takip ederek Ayasuluk’a varır komutasındaki orduyla. Burayı da katar topraklarına. Şehre ismini verdiği rivayet olunan büyük mâbet Aya Theolog artık Müslümanlara hizmet eder. Vaftiz sularıyla abdest alınır olmuştur Aya Theolog’da… Şehir, Müslüman bir beyliğin başkenti olmuştur nihayetinde. Çok zaman geçmeden bu Bizans kilisesisin biraz aşağısına, Artemis Tapınağı’nın arkasına kendine has mimarisiyle yeni ve büyük bir cami yapılır payitahta: İsabey Cami.

isabey

Minarelerinde Allah’ın ismi okunur Arapça, semalarında ezan yankılanır artık Artemis’e adanan bu şehrin. Sonrasında, Osmanlı’da bulur kendini Ayasuluk. Şehrin en yükseğindeki eski kaleyi zapt eder Osmanlı, güçlendirir surlarını. Asırların kalıntılarını gölgesine almış bu Ege kalesi, o gün bugündür K.Menderes ovasını korur.

Selçuk, tüm zamanları birbirine karmış böyle bir şehir işte. Hikâyeler birbirine öyle bağlıdır ki burada, kopartılamaz çağlar eskitse de. Zamanın sığınağı olmuş bu şehir, yolcularını bekler; tek kareye sığdırdığı çağlarını görsün, hikâyelerini dinlesin diye… Bu görkemli geçmişinin güveniyle olacak, imbata karşı bir yamaca yaslanmış, bereketli ovasını izler vâkur bir hâlde…

Gezgin‘de yayımlanmıştır

Fotoğraflar: ©Fatih

Yeraltı Efsanesi: Medusa

Efsane odur ki, Misya kıyılarında bir adada güzeller güzeli bir kız yaşarmış. Nâmı tüm Yunan dünyasına yayılmış bu kızı, mitolojinin tanrıçalarından Athena da duymuş. Başlarda bu söylentiye kulak asmamış ama zamanla kıskanmaya başlamış, alıkoyamamış kendini. Sonunda bir gün Medusa’yı cezalandırmaya karar vermiş.

Güzelliğini elinden almış önce Medusa’nın, çirkinleştirmiş onu. Her bir saç telini yılana dönüştürmüş, korkunç bir hâl almış Medusa. Athena bununla yetinmemiş, Medusa’ya bakan herkesi lanetlemiş, onunla göz göze gelen herkes taşlaşmalı bundan böyle demiş. Sonra yeraltında yaşamaya mahkûm etmiş onu. Karanlıklar ülkesinde ‘canavar’ olarak anılır olmuş zamanla Medusa.

Öyle kıskanır olmuş ki, hâlâ yetinmemiş Athena; Argoslu kahraman Perseus’un kapısını çalmış. Ondan Medusa’nın yılanlı başını getirmesini istemiş. Perseus, Athena’yı dinlemiş, yeraltı canavarı Medusa’nın yanına gitmiş. Göz göze gelmemek için kalkanındaki yansımaya bakarak sokulmuş Medusa’nın yanına, keskin kılıcıyla başını alıvermiş bedeninden… Perseus, baktığı kimseyi taş yapan Medusa’nın başını, düşmanlarını yenmek için savaşta kullanmış. Savaşlar kazanmış böylece… Bu inanç öyle yayılmış ki sembol hâlini almış Medusa’nın başı, Roma’nın bazı dönemlerinde kılıç kabzalarında kullanılmış düşmanları yok etmek için… Kötülüklerden korusun diye önemli mekânlara yerleştirilmiş sonra Medusa başları. Kimse direkt göz göze gelmesin diye de ters yahut yan olarak kondurulmuş.

Bu başlardan ikisi asırların payitahtı İstanbul’da hâlâ. İlk yapılış tarihi bilinmez bu Medusa başlarının ama 4. yy’da sarnıç yapılırken, daha eski dönem yapılarından buraya taşındığı rivayet edilir. Kötülüklerden korusun, kötü gözleri defetsin diye buradan… Yeraltı efsanesi Medusa, bugün Yerebatan Sarnıcı‘nda, yeraltında hâlâ…

Yüzü saklı ülke

Roma mitolojisinde Janus vardır. Zıt yöne bakan iki yüze sahip bu mitolojik tanrı, birbirine karşıt gibi görünen şeylerin iç içe geçmişliklerinden bahsedilirken anılır çoğu zaman. Modernlikle geleneği, ihtişam ile sadeliği, doğu ile batı medeniyetlerini bir arada tutan Fas için eşsiz bir örnektir bu açıdan Janus… Oysa, asıl yüzü saklıdır bu Atlas ülkesinin, tıpkı insanları gibi.

Fas cömert değildir, mevzu yüz olunca. Sırlarını saçmaz birkaç deklanşöre öyle hemen. Alışıktır yabancıya ama gizemini korumaktan yanadır ilk başta. Zaman geçsin ister biraz. Diğer Akdeniz ülkeleri kadar samimidir, belki daha yakındır ama çaba ister yine de. Sakınır önce, kapar duygularını yeni gelene. Tanıdıkça, alıştıkça gösterir yüzünü, yavaşça aralar gizeminin perdesini.

İnsanı gibidir tıpkı. Aslını saklar makinelerden bu memleketin insanı. Bundandır kolay değil, günün rastgele bir saatinde, şehrin rastgele bir semtinde bir Faslıyı kameraya almak. Bazen izin gerekir, bazen izin dahi işe yaramaz. Belki tırsarak basarsın deklanşöre ama bu gizlilik daha gizemli kılar onu…

Rabat2.

Fotoğraflar, ülkenin ruhunu, gerçekliğini alır götürür diye düşünürler sanki… Belki de bu yüzden neşeli bir Akdenizli gibi görünen ülke, fotoğraf makinesi karşısında eliyle yüzünü kapamaya çalışan bir Tancalı olur hemen. Artık o Tancalıyı, karşı yaka Endülüs’ü seyreylerken yakalarsın ancak. Yüzü İspanya’ya dönüktür o vakit.

Bazen Sahra’ya açılan kapı gibi vakur durduğunu düşünürsün bu ülkenin, ama yüzünü fotoğraftan sakınmak için yolunu değiştiren bir Marakeşli olur o anda. Kırmızı cellabesini yüzüne kapayıp kızıl şehrin sokaklarında hızlı ufak adımlarla uzaklaşan gizemli birine dönüşür. Yakalayamazsın labirent sokaklarında şehrin bir daha.

Bazen asırların birikimini taşıyan görkemli bir memleket dersin buraya ama yine de yüzünü gizlemeye çalışan mütevazı bir Fesli gibi davranır. Biraz da çekingen ve utangaç gibidir. Israrcı davranırsın bu kez, o arkasını döner, durur öylece. Gitmeni bekler. Seyyar arabasına arkasını dönmüş portakal suyu satıcıyla birlikte durmakta ısrarcıdır.

Tanca2

Bazen dalgalarıyla hırçın okyanusun ülkesi olduğunu düşünürsün, izinsiz çekilen fotoğrafının silinmesini isteyen hiddetli bir Kazablankalıya denk gelince, hak verirsin kendine. Atlas’ın dalgaları gibi tavizsiz insanların memleketi dersin o zaman, bu sefer sen çekinirsin biraz.

Fas yüzünü saklar böyle, birkaç renkli karede eskitilmesine izin vermez nihayetinde. Kıymetlidir çünkü. Belki de bu yüzden en çok yüzlerinden bahsedilir anlatılırken bu toprakların. Belki de bu yüzden en çok yüzleri yansır buranın fotoğraflarına. Belki de bu yüzden diğer Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi çoğunlukla mimari güzellikleri değil de bu memleketin insanı doldurur fotoğrafları. Özeldir, çaba gerektirir çünkü.

Gezgin‘de yayımlanmıştır

Fotoğraflar: ©Fatih