(Hem) Kürtçe (hem) İncil

Önce konuyu hatırlatayım;

Bitlis’te PKK sığınağına baskın yapan Genelkurmay’dan şöyle bi’ açıklama geldi bir süre önce: Sığınakta çok sayıda patlayıcı, yaşam malzemesi ve Kürtçe İncil ile örgütsel doküman ele geçirildi.

‘Modern Türkiye’nin siyasi tarihinde iki kavramın, neredeyse her dönem halkın çoğunluğu nezdinde olumsuz çağrışımları olmuştur: Kürtçe ve İncil. Biri, halihazırda sonu nereye varacağı kestirilmeyen bir sürecin ana konularından biri Kürtçe, diğeri ise dindar kesimin ‘kutsal’ kabul etmesine rağmen açıkçası pek sallamadığı İncil. Yukarıdaki cümlede bu iki kelime yan yana kullanılmış.

Yıllar içerisinde küçük değişimler olsa da, ana düşüncenin nüfusun genelinde pek değişmediğini söyleyebilirim. Dolayısıyla bu cümlede Kürtçe İncil pek de subliminal sayılmayacak cinsten açık bir ifade.  Ele geçirmek fiili zaten bunu gösteriyor kanımca. Hâsılı, bu yazıda, Türkiye’de Kürtçe’ye ve İncil’e kısa bir şekilde ayrı ayrı değinmekten yanayım. (Yine iddiasız)

Kürtçe, hâlâ meclis tutanaklarına (x) diye giren bir dil. Örnekleri şuradan görebiliriz; Zana‘nın Kürtçe ifadesi tutanağa ‘x’ diye geçti, Baydemir’in Kürtçe duası tutanaklara ‘x’ olarak geçti. Matematik’te (x), bilinmeyeni anlatır malum. Burada da (x) işareti bu dilin tanımlanamadığını gösteriyor haliyle. Basit ifadeyle devlet, halkının önemli bir kesiminin konuştuğu bu dili bilmiyor. Gerçekçi yaklaşırsak, bir devlet bu dili konuşamıyor olabilir belki ama bilmiyor/tanımıyor olamaz. Peki o zaman nedir bu (x)? Aslında umursamamak diyebilirim buna. Umursamadığı şuradan çıkarılır ayrıca; millet meclisinde ‘tanınamayan’ bu dilin, baskın yapılan sığınakta tanınıyor… Yukarıdaki cümleyi hatırlatacak olursam, sığınakta bulunan dokümanlardan birinin Kürtçe olduğu anlaşılmış ve o dil okunarak o kitabın İncil olduğunu anlaşılmıştı. Bu kez kayıtlara bu dil, (x) diye geçmemişti kısacası.

İncil kısmına geleyim şimdi de. Türkiye nüfusunun şu an %1’lik dilimini dahi oluşturmuyor Hristiyanlar. 1914’e ait rakamlara bakıldığında, Anadolu nüfusunun %25 civarısının gayrimüslim olduğunu görüyoruz. Garo Paylan’ın bir söyleşisinde dediği gibi; bir asır önce Anadolu, çevresinde gayrimüslim nüfusun en yoğun olduğu bölgeyken, bugün en az yoğunlukta olan yere dönüştü…

incil

Anadolu’da inananı neredeyse hiç kalmamış bu inancın kökleri/tarihi bu topraklarda oysa. İncil’e şöyle bir göz gezdirilse dahi karşılaşılacak çok şey Anadolu’ya çıkacaktır: Galatlılara mektup, yedi kilise, Tarsuslu Pavlus gibi… Hâsılı, kökleri bu coğrafyada olan ve yeryüzünde milyarlarca inananı olan bir kitap için ‘ele geçirildi’ tabiri kullanıldı. Genelde güvenlik güçlerince ele geçirilen şey, tehlikeli bir şey ya da tanınmayan bir şey olur bu ülkede.

Genelkurmay’ın açıklamasının üzerine Protestan Kiliseler Derneği’nin tepkisi de şöyle oldu: İncil okumanın, bulundurmanın başka gizli anlamlar ifade ettiğini ima eder gibi, suç teşkil ediyormuş gibi ya da gizli bir şeye işaret ediyor gibi kullanılması rahatsız edici. Haklı bir tepki. Kutsal kitabı ‘ele geçirmek’in lamı cimi olmaz abi. Bu söz onu küçümsemek ve küçük düşürmektir. Değersizleştirmektir. Tabi bu çabayla inananların ona atfettiği değer azalmaz, asıl sorun da o değil zaten. Kürtçe’nin millet meclisinde tanınmaması, milyonlarca insanın Kürtçe konuşmasını engellememesi gibi. Sorun, bu gerçekliğin ve hassasiyetin devlet tarafından umursanmayışıdır. Gerektiğinde cümle içerisine meze edebilmesidir birinin kutsalını ya da kimliğini. (Malzeme desek daha iyi aslında, meze güzel bi’ şey nihayetinde)

Basit bi’ soruyla bitireyim o zaman. Baskınlardan birinde Kürtçe Kur’an-ı Kerim bulunursa, “çok sayıda patlayıcıyla birlikte Kürtçe Kur’an ele geçirildi” denebilir mi bugünkü Türkiye’de?

Selçuk: Zamanın sığınağı

Hafızasında tarihin her safhasını barındıran, yıllanmış taşlarında çağların sesi yankılanan bir şehir Selçuk. Peşi sıra dizilmiş mâbetlerinden zamanın ilâhisi çalınır kulaklara burada; kazlar dolanır Artemis’in sütunları arasında, suyun sesi vurur İsabey’in duvarlarına. Yuhanna ebedi istirahatine çekilmiştir Osmanlı Kalesi’nin gölgesinde, uzaktan Meryem Ana korur kollar onu.

Dağlar arası boğazı aşar da gelir Ege’nin serinliği, sokulur Selçuk sokaklarına. Rüzgarın uğultusu vurur binalara, binyılların hikâyesi fısıldanır insanoğluna. Androklos’un hayaliyle, Delfi kâhinlerinin işaretiyle başlar buranın hikâyesi; Lidya’nın zarâfeti, Roma’nın görkemi anlatılır sonrasında. Hristiyanlığın çileli günlerine sahne olur, sonrasında Allah’ın ismi yankılanır semalarında. Çağlar geçtikçe de kâh Efes denilir buraya, kâh Ayasuluk…

Hadrianus Tapınağı’nın girişindeki frize kazılı bu şehrin kuruluşu. Şu cümlelerle kayıtlı o doğuş hikâyesi: Atina kralı Kodros’un cesur oğlu Androklos, Ege’nin karşı yakasını keşfetmek ister. Önce, Delfi kentindeki Apollon Tapınağı’nın kâhinlerine danışır. Kâhinler ona, balık ve domuzun işaret ettiği yerde bir kent kuracağını söyler. Androklos bu sözlerin anlamını düşünürken Ege’nin mavi sularına yelken açar… Kaystros nehrinin ağzındaki körfeze geldiklerinde karaya çıkmaya karar verirler. Ateş yakarak tuttukları balıkları pişirirlerken çalıların arasından çıkan bir yaban domuzu, balığı kaparak kaçar. İşte kehânet gerçekleşmiştir. Burada bir kent kurmaya karar verirler…

efes

Artemis’e adanan şehir

Böyle başlar işte şehrin hikâyesi üç bin yıl öncesinde. Eski Egelilerin izleri ilk bu zaman demirlenir bu topraklara, asırlar geçse de silinmez bir daha… Karşı kıyıdan gelenler başka şehirler de kurar civara. Sonra, bu şehirlerden 12’si bir araya gelir, İyonya çıkar tarih sahnesine. Efes, İyonya’nın kültür merkezine dönüşür hemen, muhteşem bir hâl alır. Gözünü kamaştırır çevre krallıkların, Lidya’nın güçlü kralı Karun’da olduğu gibi. Zapt etmek, topraklarına katmak ister denizin bu güzel şehrini Karun. Saldırır, yağmalar, çok uğraşır almak için. Zor olur ama nihayetinde kazanır bu savaşı. Ve bu zorlu şehri taçlandırmak ister zaferinden sonra; Antik Yunan’ın bereket tanrıçasına adanan bir tapınak inşa edilmesi emrini verir, ‘eskisinden daha görkemli olsun’ der. İhtişamıyla Artemis Tapınağı yükselir ardından topraklarında, 120 yıl sürdüğü söylenir yapılışının. Herodot, Tarih’inde ‘dünyanın yedi harikasından biri’ diye bahseder bu tapınaktan. Zihinlere öyle kazınır ismi, asırlar geçse de unutulmaz bu unvanı. Bahçesinde adaklar adanır tapınağın, yollarına insanlar dökülür bu şehrin. Kutsal sayılır Efes artık. İki yüz yıl sonraysa Artemis Tapınağı hazin bir olay yaşar; tarihe geçmek isteyen biri tarafından yakılır. Mitlere göre Artemis koruyamamıştır tapınağını, o gün Makedonya topraklarındadır çünkü. Büyük komutan İskender’in doğduğu gündür o gün.

Zaman geçer, Kaystros nehri (Küçük Menderes) doldurur denizi, uzaklaştırır şehirden. İskender’in komutanlarından Lysimakhos şehri biraz aşağıya, denizin kıyısına taşıtır yeniden. Karısının ismini verir şehre: Arsinoea… Birkaç asır sonra, Roma çağında bulur kendini bu şehir. Romalı zamanları ‘altın çağı’ olarak anlatılır Efes’in; görkemli binalar, tiyatrolar, tapınaklar dikilir yüzyıllar boyu. Küçük Asya’nın yönetim merkezine dönüşür, on binlerce insana memleket olur burası. Lâkin, öncesi var bu hikâyenin. Şöyle;

Şehir, Roma’ya bağlanır ama uzak coğrafyadaki bu büyük devletin kendi topraklarına hükmetmesini pek sindiremez Efesliler. Direnirler buldukları her fırsatta. Pontus Kralı Mitridat Anadolu’yu sahiplenip Roma’ya karşı koyduğunda, Efes’in Yunan halkı da destekler onu mesela. ‘Roma defol!’ sloganı yankılanır caddelerinde. Roma binaları taşlanır, ele geçirilen Romalı askerler ya esir alınır ya öldürülür. Tutamaz kendini Küçük Asya halkı, vâhim bir hâl alır gidişat, şehrin Romalı sakinlerine yönelik katliama dönüşür olaylar. O gece, binlerce insanın öldürüldüğünden bahseder tarihi kaynaklar…

DSC_0212

Sonra Roma, hakimiyeti sağlamak için politikasını değiştirir, ‘Yunanlı Efes artık Romalılaşmalı’ der. Roma’nın devasa binaları yükselmeye başlar sonraki dönemlerde Efes’te, imparatorlar kendi adlarına tapınaklar inşa ettirir şehirde. Efes, Asya (Batı Anadolu) eyaletinin başkenti olur, Roma’nın doğudaki sembolüne dönüşür. Altın çağını yaşar kent, yine de kimliğinden taviz vermez tamamen, Romalı bir Yunan şehri olmaya devam eder.

Yuhanna İncil’ini yazıyor

Nihayetinde Roma hâkimiyeti sağlanmış olsa da Küçük Asya şehri sakinlikten uzaktır hâlâ. Bu kez yeni bir konu tartışılır sokaklarında; Yehuda eyaletinde zuhur etmiş yeni bir dindir bu… Hz.İsa’nın tek tanrılı inancı buralara da ulaşmıştır. ‘Sen onun annesisin, sen de onun oğlusun’ diyerek birbirlerine emanet ettiği annesi Hz.Meryem ve öğrencilerinden Yuhanna Filistin topraklarından çıkmış, Efes’e yerleşmiştir. Şehrin biraz dışarısında sakin bir muhitte yaşarlar. Yuhanna yüksekçe bir tepede İncil’ini yazmaya başlar, Hz.Meryem küçük taştan evinde Yaradan’a dua eder. Efeslilere inançlarını anlatırlar, bu dine davet ederler onları. Onlardan sonra Aziz Pavlus’un yolu düşer bu şehre. Dini anlatma misyonunu o üstlenir bir süre, tek tanrıdan bahseder Efes’in sokaklarında.

Şehrin acı hikâyeleri yeniden başlar. Çoğunluktaki Paganlarla azınlıktaki Hristiyanların din çatışmalarına sahne olur bir süre. Hristiyanlar aşağılanır, yok sayılır, Roma’nın pagan imparatorlarının zulmüne uğrar. İmparator Domitian yüksek vergilerle yaşamlarını zorlaştırır Hristiyanların, hatta işkenceye tabi tuttuğu söylenir. İnancından dolayı ölüme yürüyen insanlar yaşamaya yine de devam eder burada, İncil’de bahsi geçen yedi kiliseden (cemaat) biri oluşur zamanla… Hristiyanlık kabul görmeye başlar şehirde gün geçtikçe, güç dengesi lehlerine değişir bu kez. İlk olarak kendilerine zulmü reva gören İmparator Domitian’ın büyük tapınağını yerle yeksan ederler. Sonra paganları aşağılarlar, korkuturlar. Paganlar öyle korkar ki, şehrin adandığı Artemis’in ulu heykelini korumak için meclis alanının (Odeon) altına gömerler. (Artemis’in bu heykeli bugün Efes Müzesi’nde özel bir odada sergilenmekte.)

artemis2

Roma’nın kuvvetli lideri Konstantin dönemine gelindiğinde Hristiyanlık, imparatorluğun resmi dini haline gelir. Artık asli inanç olmuştur bu topraklarda. Büyük kiliseler inşa edilir hemen, halk gittikçe Hristiyanlaşır. Bu sırada deniz iyice uzaklaşır, alüvyon dolar yerine. Hâliyle şehrin ticareti zayıflar. Zamanın büyük şehri küçülmeye, önemini yitirmeye başlar. Bu kez denize doğru değil, eski yerine, Artemis Tapınağı’nın olduğu kısma doğru kayar yerleşim… Jüstinyen dönemine varıldığındaysa, tapınağın hemen arkasında büyük bir kilise yükselir: Aya Theolog. Şehrin tapınaktan sonra gelmiş geçmiş en büyük ikinci yapısı olur bu mâbet, Yuhanna’ya adanır. İçerisinde onun anıt mezarını saklar asırlar boyu. Yuhanna İncil’i, kilisenin biraz yukarısında, bugün Osmanlı Kalesi’nin içerisinde yer alan bir yapıda yazmıştır çünkü.

Şehrin semalarında ezan

Sonra, Türkler gelir Anadolu’ya. Atlarını sürerler Ege’nin kıyılarına. Türk beylerinden biri önce Birgi’yi alır Bizans’tan, beyliğini ilan eder Menderes topraklarında. Aydınoğulları’dır onlar. Birgi’yle yetinmez sonrasında, dünyaya açılan bir limanı da kontrol etmek ister Türk beyi ve nehri takip ederek Ayasuluk’a varır komutasındaki orduyla. Burayı da katar topraklarına. Şehre ismini verdiği rivayet olunan büyük mâbet Aya Theolog artık Müslümanlara hizmet eder. Vaftiz sularıyla abdest alınır olmuştur Aya Theolog’da… Şehir, Müslüman bir beyliğin başkenti olmuştur nihayetinde. Çok zaman geçmeden bu Bizans kilisesisin biraz aşağısına, Artemis Tapınağı’nın arkasına kendine has mimarisiyle yeni ve büyük bir cami yapılır payitahta: İsabey Cami.

isabey

Minarelerinde Allah’ın ismi okunur Arapça, semalarında ezan yankılanır artık Artemis’e adanan bu şehrin. Sonrasında, Osmanlı’da bulur kendini Ayasuluk. Şehrin en yükseğindeki eski kaleyi zapt eder Osmanlı, güçlendirir surlarını. Asırların kalıntılarını gölgesine almış bu Ege kalesi, o gün bugündür K.Menderes ovasını korur.

Selçuk, tüm zamanları birbirine karmış böyle bir şehir işte. Hikâyeler birbirine öyle bağlıdır ki burada, kopartılamaz çağlar eskitse de. Zamanın sığınağı olmuş bu şehir, yolcularını bekler; tek kareye sığdırdığı çağlarını görsün, hikâyelerini dinlesin diye… Bu görkemli geçmişinin güveniyle olacak, imbata karşı bir yamaca yaslanmış, bereketli ovasını izler vâkur bir hâlde…

Gezgin‘de yayımlanmıştır

Fotoğraflar: ©Fatih