Kars Şöleni

‘Bir kentte hayran kaldığın şey onun yedi ya da yetmiş yedi harikası değil, senin ona sorduğun soruya verdiği yanıttır.’ der Italo Calvino, Görünmez Kentler’inde. Eğer şehri tüketmek için değil, hissetmek için dolaşıyorsa gezgin, o yanıtı duyacaktır muhakkak. Kars böyle bir şehirdir benim için. Şölen gibi rengarenk bir şehir olmasına rağmen kendisini kenara çekip sessizliğe bürünmüş bir roman karakteri gibi varoluşçu-yabancı görünmüştür hep bana.

Bundan bir süre önce, yağmur damlalarının şiddetle eski camlara vurduğu bir salonda, Orhan Pamuk’un Kar romanından bahsediyorduk. Kars’ta geçiyordu öykü. Ve o romanla Kars, haritanın sonundaki şehir olmaktan yahut hava durumlarındaki soğuk kent olmaktan çıkıp, yaşayan bir karaktere bürünüyordu. Merak uyandırıyordu. Bir yandan Tigran Hamasyan’ın Kars parçası çalıyordu kafamda. Aylar sonra, Doğu yolculuğumun duraklarından biri olacaktı bu şehir, henüz bilmiyordum.

Doğu yolculuğumun ilk durağı önceki yazımda anlattığım Ahlat’tı. Yolculuğun bir başka istasyonuna, Kars’a varıyor bu kez yolum. Van coğrafyasını, Ararat’ı geride bırakıp, sınıra teğet kıvrılan yollardan geçerek, sarı sessizliğin ötesindeki Kars’a ulaşıyorum. Pusu, kasaveti çağrıştıran bir yanı var şehrin. Acıları bir kenara atmayıp biriktirmiş sanki. Anlatmak istese de bunları bir gün, susmayı yeğliyor şimdilik. Sınır şehirlerinin aksine canlı ve hareketli değil, nispeten yalnız ve sessiz burası. Yoldaşı koca bozkır sadece. Ötesi dünyanın sonuymuş gibi sakince beklemekte. Beklerken yitip gitmekte usulca, Anadolu’nun Malakanları gibi.

hdr

Yine de anlattığı kadarını dinlemeli Kars’ın. Arka sokaktan sesleri gelen Azeri düğününe kulak kesilmeli, yan sokaktaki Kürt düğününe uzaktan misafir olmalı mesela… Sokaklarında yitip giden halkların seslerini duymalı. Onlardan geriye kalan Kars’ı tanımalı. Bu yüzden Anadolu’nun diğer şehirlerinden farklı bir yönü, kendine has bir dokusu var bu şehrin. Bir kareye bin yıllık serüveni, milletleri, dinleri sığdırabiliyor gezgin. Sokaklarında dolaşırken Türk, Rus, Ermeni ve Gürcü dönemlerine ait sivil, dini, askeri çok sayıda yapıya rast geliniyor. Görsel manada keyifli bir coğrafyayla karşı karşıyayız aslında. Birbirinden kıymetli anlara ve anılara sürükleyen bu manzarayı en güzel ‘Kars Şöleni’ diyerek anlatabilirim sanırım. Lakin, Calvino’dan ilhamla, görünmez bir kent Kars. Gizemli. Pek bilinmez. Ancak yolu buraya düşenlere anlatır öyküsünü ve sahneler o görünmez şölenini.

Anadolu’da Baltık esintisi

Rusya dönemi şehrin kimliğinde mimari manada yepyeni bir sayfa açmıştı. 93 Harbi’nde şehrin yönetimini alan Çarlık Rusyası, burayı hiç kaybetmeyeceğini düşünerek yeniden imara girişmişti. Selçuklular zamanına tarihlenen kalenin yamacında kurulu eski kısmı yok etmeyip, dönemine göre modern ve düzenli caddelerle şehri yeniden çizmiş ve düzlüğe doğru büyütmüştü. Baltık mimarisinden esinlenen yepyeni büyük yapılarla Kars’ı Kafkasya’nın önemli kentlerinden biri haline getirmişti. Dönemin Rus istatistiklerine göre büyük bölümünü Hristiyan ahalinin oluşturduğu 25 bin nüfusuyla Kafkasya’nın cazip noktalarından biri haline gelmişti. Öyle ki Çarlık topraklarında yaşayan Polonyalı, Ukraynalı, İskandinav halklarından yerleşenler olmuştu şehre. Kars, konumuyla Rusya’nın Anadolu’ya ve Ortadoğu’ya açılan kapısı olmuştu ne de olsa…

Tüm bu serüvenin yorgunluğuyla Baltık esintili bir kafeye düşürüyorum yolumu, canlı müzik eşliğinde çayımı içerek asırların hikayesini gözden geçiriyorum.

kars2

Dönüşen mâbetler

Şehirleri kıymetli kılan, onlara karakter veren mâbetleridir diye düşünüyorum. Ayasofya’sız İstanbul, Artemis’siz Efes olmaz. Bu mâbetler hem keyfi hem acıyı gösterir, geçmişi anlatır çünkü. Değişimi simgeler bu yapılar ne de olsa. Ruslar şehri yeniden kurarken Aleksandr Nevski Katedrali olarak adlandırdıkları Rus tipi soğan kubbeli bir mâbet de inşa etmişler şehre. Yeni Kars’ın belki de en önemli sembolü olmuştu o vakit. Sonrasında, soğan kubbesi ve çan kulesi kaldırılıp minareler eklenmiş yapıya ve Fethiye Cami olarak bilinir olmuş bugün.

Değişen şeylerin habercisi yalnız bu mâbet değil elbette. Kalenin yamacında 12 Havari Kilisesi var, bugünkü ismiyle Kümbet Cami; 10. yüzyılda bu topraklarda hüküm süren Ermeni devleti zamanında yapılmış. Üzerinde on iki havariyi temsil eden kıymetli figürler bugün halen görülebiliyor. Ziyaret edenler hakkını teslim edecektir, 12 Havari Kilisesi sadece Kars’ın değil, Anadolu’nun özgün mâbetlerinden biri.

12 Havari Kilisesi’nden yukarıya, kaleye çıkıyorum. Şehri izliyorum akşam vakti oradan, Murat Saraçoğlu’nun Deli Deli Olma filminde Tarık Akan’ın canlandırdığı Kars’ın son Malakanlarından Mişka geliyor aklıma. Piyano çalarken küçük kıza şu maniyi söylüyordu: Bense ayrık otuyam, her çıktığı yerden sökülen, sarmaşık olmak isteyip de, basit bir ot bilinen. Kars bu maniyi fısıldıyor gibiydi. Yazının başlarında kendisini bir kenara çekip sessizliğe bürünmüş bir roman karakteri gibi diye bahsetmiştim Kars’tan. Belki de buna mecbur bırakılmış bir şehirdir, ayrık otu gibi.

Bu yazı ilk Gazete Duvar’da yayınlanmıştır.

Ansızın Beyrut

Geçenlerde, benim biraderle nolacak bu memleketin hâli üzerine kafa yoruyoruz Beyrut’ta. Atpazarı’ndaki kafeden bahsetmiyorum tabiki, hakiki Beyrut’tayız biz, Kafe Hamra’da. Nargileler içip üzerine kafa patlattığımız memleket de Türkiye değil haliyle, Lübnan. Cumhurbaşkanını seçemiyoruz abi dedim, bu işin arkasında İsrail var bence! Sünni’si Nusayri’si Maruni’si sokaklara çıkmalı, milli iradeyi ortaya koymalıyız. Nargilenin dumanına karışmış sözlerdi tabi bunlar. Ahwak çalıyordu ortamda. Yahu dedi, Bi’ kere temsiliyet sorunu var bu yasada. Çoğu Müslüman ülkenin başına Hristiyan cumhurbaşkanı mı olurmuş hiç? Beyrut’ta bize yoldaşlık eden arkadaş dahil oldu sohbete, İslam ülkeleri toplantılarına bu ülkeyi temsilen Hristiyan cumhurbaşkanı gidiyor, ironiye bak!.. Bi’ de bu ülkede öyle bildiğin tek millet, tek devlet lafları falan çok geçmezmiş, herkes ayrı telden çalarmış sazı.

img-20160413-wa0004
Uçaktan Beyrut

Ansızın karar verip geldik Beyrut’a. Anlatayım; gece 12 sularıydı, metrobüste pencere yanı konumuna sabitlenmiş şekilde Hüsnü Arkan şarkıları arasında gezinirken biraderden bi mesaj geldi; bi yerlere gidelim hadi. Yahu bu saatte ancak kokoreç yemeğe gidilir diye düşünürken, o yine erken davrandı ve Beyrut’a dedi. Anadolu’nun Balıkesir’inde o saatte uyuması gerekirken, adam Beyrut hayali kurmuş. Neyse, Beyrut cazip bi teklifti, olur dedim… Ve bu yazışmalardan 36 saat sonra Beyrut’taydık. Bu arada babamı da uçağa binerken aramıştım, ne işiniz var len Beyrut’ta diyerek Ortadoğu konusundaki düşüncesini net ifade etmişti. Artık çok geç baba!

img_20160413_184304
Feyruz

Beyrut’ta pasaport kontrol noktasına varınca, gözlerimi kısarak Arap memurları bi süzdüm önce. Çünkü, vizesiz ülkelere giriş beni hep germiştir. Habersiz, selamsız ansızın çıkıp geliyorsun adamların ülkesine, ya almazlarsa içeri! Niye almıyon da diyemezsin, seni tanımıyor bi kere, gelecem de dememişsin zaten. Haklı yani bence almasa. Avrupa öyle mi? İstanbul’dan 60 euroyu verip alıyorum paşalar gibi vizeyi, sonra sanki Avrupa’nın tapusu elimdeymiş havasıyla dik durarak geçiyorum o kontrolden… Hasılı, gerginim… Pasaport kontrolünde, bilim-kurgu filmlerinden bildiğimiz, göz önünde beliren o analiz sayfasında gerekli tanımlamaları yaptıktan sonra güler yüzlü bir kadını kestirdim gözüme, ona doğru atıldım hemen. Az sempatik duruş, merhaba falan… Bana gülümseyerek baktı, anladım, kabul edilmiştim. Üstelik 3 ay kalış süresi de vermiş, sağolsun.

img-20160415-wa0019
Beyrut bohemi: Sinemasever bi’ lokalde

Gelirken, Feyruz’un li Beirut’u, Ece Temelkuran’ın Muz Sesleri, Nadine Labaki’nin Karamel’inden oluşan bi Beyrut vardı aklımda. Yani savaşmış, yorulmuş ama yaşamayı öğrenmiş keyifli bi Beyrut. Gördüğüm şehir böyleydi; iç savaşa yahut patlayan bombalara yenik düşmemiş; Gemmayzeh’in barlarında, Hamra’nın nargile kafelerinde tüm meseleleri sofralarına meze yapmış, keyifteydi hakikaten. Böyle bi yer arıyorduk zaten biraderle. Yaşananları bi kenara bırakıp, tüm yorgunluklara rağmen hiçbir şey yokmuş gibi hayatın akacağı bir şehir. Doğru tercihti. Doğruydu da maalesef hayat dolar cinsinden akıyordu burada, tutamıyorduk cüzdanı. Hemen piyasa kıyaslamasına giriştik elbette. Starbucks’ta bi’ Americano için 5 dolar istiyorlar, daha fenası dvd film için 28 dolar yazmışlar tekno-markette. Birader sordu, buranın halkı bu kadar zengin mi, kim alıyor bunu diye. Alıyorlar abi dedi görevli kardeşimiz. Beyrutluların yediği kazık adına birader bayağı üzüldü.

Fenikelileşmek

img_20160413_182402Bu fiyatlar üzerine ben buzlu naneli bi limonata söyledim, yanına da Hamra model nargile çektik. Bu arada adı gibi kırmızı tasarımlı bi kafe Hamra. Abajur, kitap ve teneke kutularla süslenmiş lâkin son zamanlarda mısır patlağı gibi çoğalan birbirine tıpatıp benzer ‘farklı kafeler’ gibi de değil. Biz sevdik… Dedim, modern Yunanlılar kimliklerini antik Yunan’a bağlamış ve bunda başarılı olmuşlar. Bi’ havaları var bugünün dünyasında. Lübnan da eski bi uygarlığın, Fenikelilerin toprağı. Yüzmilyonlarca Arap dünyasında 6 milyonluk minik bi dilim olacağına, zamanında tarihi-politik bi hamleyle koskoca Fenike’nin tek varisi olabilirlerdi. Beyrut’taki arkadaş hemen iç ve dış dinamikler açısından konuya el attı; Maruniler, Fenikeliliği öne çekmeye başlıyor gibi son zamanlarda. Bunlar Hristiyan Arap olmalarına rağmen, Arap ve İslam kimliklerinin neredeyse aynı algılanmasından rahatsızlar. Dışsal tarafıysa daha pragmatist mevzunun; koskoca Arap dünyasını arkana almak varken, niye o koskoca Arap dünyasının içinde kalmış 6 milyonluk Fenikeli olasınki!

Ermeni kızı

img_20160416_142102
Ressam Halil Zgaib’ten

Kafeleri bol memleket Beyrut. Bu kez de Gemmayzeh’te takılalım dedik. Gecelerin sabah ezanına kadar uzadığı muhit burası. Kafeler, lastikçi ve oto tamircilerle bitişik. Sen masada Lübnan kahvesini içerken, yanında tulumlarını giymiş tamirci çırağı otoyla haşır neşir mesela… Hasılı, Kafe Urbanista’dayız. Türkçe konuştuğumuzu fark eden garson kız bizim dilde muhabbete dahil oldu hemen. İsmi Armik’miş bu Ermeni kızın. Bu arada ataları 1915 sonrası buralara gelmiş Ermeniler var Beyrut’ta. Bazılarının isimlerine sanat galerileri ve müzelerde ressam, yazar olarak rastlıyorsun, bazılarına da Leblebiciyan, Vanlıyan, Demirciyan olarak sokak tabelalarında. Armik de şehrin Ermeni ahalisinden biri. Türk dizilerinden, özellikle belirtti Paramparça dizisini izlerken öğrenmiş Türkçe’yi. O an bi’ durdum, ben bu diziyi bilmiyorum. Güzel vatanımın dizisini başka memlekette öğreniyordum, ayıp yahu. Tabi çaktırmadım Armik’e ama Yunus Emre’nin şu sözünü hatırlamadan edemedim; sen kendin bilmezsen ya nice okumaktır!

img_20160413_184529Cüzdanda 15 dolar kaldı artık, taksiciyle havalimanı için ucu ucuna anlaştık bu parayla. Tofaş Şahinleşmiş 2000 model Mercedesle Hamra’dan havalimanına doğru koyulduk sonra… Ölümle bir arada yaşamanın karamsarlığına kapılmayıp henüz ölmemenin keyfini süren şehre, Beyrut’a elveda dedik nihayetinde.

Not: Yazdan kalma bi’ yazı.

 

img_20160416_155322

Sur’un çocukları

Behram Paşa Camii’ne düşmüştü yolum, bir yıl önce. Şadırvanın etrafında çocuklar top koşturuyordu. Terlemiş, yorulmuş ne fayda. Maça katılıp katılmayacağımı yokluyorlardı, çaktırmadan… Diyarbakır’ın çocuklarından birkaçı da bu beş asırlık caminin içerisindeydi o sırada. Kur’an öğreniyoruz diye atıldı Mustafa, heyecanla. Hemen okullarından, hayallerinden bahsetmeye koyuldular hep bir ağızdan. İstanbul’u da sordular, merak ediyorlardı televizyondan izledikleri uzaktaki bu dünyayı.

Sonra dört ayaklı minarenin sokağına varmıştı yolum. Her biri bir mezhebi temsil ediyordu ‘Gâvur’ mahallesindeki bu minarenin, öyle inanılıyordu. Bir de altından yedi kez geçenin dileği gerçekleşir deniliyordu. Yanındaki çay ocağının duvarında Ahmet Kaya’nın, Bediüzzaman’ın, Deniz Gezmiş’in resimleri asılıydı yan yana… İşte burada, ‘burayı koruyalım’ derken korunamayacaktı Tahir Elçi, bundan bir yıl sonra. O zamanın Sur’u, düşlemiyordu elbette geleceğin böylesini.

Hemen yakınlarında Surp Giragos vardı minarenin. Komşuydular. Yeni restore edilmiş,  hem ibadete hem ziyarete açılmıştı bu Ermeni kilisesi. Diyarbakırlı İbrahim abiyle ilk orada karşılaşmıştım. Kilisenin bahçesinde ayaküstü anlatmıştı Diyarbakırlı Ermenileri, geriye kalanları ve kalmayanları. Sonra Ali Paşa Mahallesi’nde bir kez daha karşılaşacaktık onunla. Omzumdan dokunup selam verecekti bana, birkaç saat önce tanıdığı birine duyduğu yılların samimiyetiyle… Uzun yıllar unutulmuş olan Surp Giragos henüz yenilenmişti, nerden bilecekti bir yıl sonra duvarlarında kurşun izleri olacağını.

Dar sokaklarını çocukları aydınlatıyordu Kara Amed’in; ipleriyle, toplarıyla, sesleriyle. Bu sokakların arasından Kurşunlu Camii’ne çıkmıştı yol. Aslında Fatih Paşa’ydı ismi. Yapımında kurşun kullanıldığından bu isimle anar olmuştu cemaati. Kurşun kullanıldığından… Kıyacaklardı bu camiye bir yıl sonra, asırlardır bağrını açtığı insanoğlu acımayacaktı ona da. Allah’ın evine nasıl kıydınız? diyenleri de duymayacaklardı o sırada. Kapanan sokaklardan ses de geçmez olacaktı anlaşılan… Susturacaklardı sokaklarındaki çocukları.