Marakeş: Kızıl toprağın şehri

Bir tarafı Atlas Okyanusuyla diğer tarafı Atlas Dağlarıyla kuşatılmış, Mağrip ülkesinin. Avrupa’yla Afrika’nın tango yaptığı sokaklarında modernlik ile gelenek kol kola. Sarı sahrayla yeşil zeytinliklerin cümbüş yerine dönmüş bu coğrafyanın kolayca kelimelere sığmayan kendine has bir tarafı var.

Marakeş ve Fes; Fas’a adını vermiş iki şehir. Dünyanın birçok ülkesi Marakeş’e atıfla (Maroc, Morocco) anıyor Atlas ülkesini. Türkiye ise Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras aldığı isimle, Fes (Fas) şehrine atıf yapıyor. İki şehrin arasında asırlar süren rekabet var Mağrip’te. Hanedanlar bazen Fes’te bazen Marakeş’te liderliğini ilan ederek bu diyara hükmetmiş. Yolculuğumuz Atlas’ın bu iki şehrine, bir bakıma Fas’ın iki yüzüne. Ve ilk durağımız kızıl toprağın şehri Marakeş oluyor.

MARAKEŞ

Çöl yıldızlarının aydınlattığı gecenin son demleri, yerini eflatun koltuklu kompartımana sızmaya başlamış günün ilk ışıklarına bırakıyor. Kızıl toprakta ilerliyor Mağrip’in kırmızı treni, belli-belirsiz görünen şehre doğru. Masalsı bir manzara pencereden görünen, çöle yazmış toprakları süsleyen palmiyelerin ardında zirveleri karlı yüce dağlar uzanıyor. Sahra’nın kıyısındayım oysa, Afrika’yı kuşak gibi saran sarı kum tepelerinin hemen yakınında. Çölle arama perde olan karşımdaki o yüce dağlar, Atlas Dağları. Ve yaklaştıkça daha belirginleşen şehir de yeryüzünün rüya şehirlerinden biri, Marakeş.

DSC_0654Küçük kahverengi panjurlu derme-çatma evlerin arasından hızını yavaşlatarak geçiyor tren. Marakeş’in çocukları şehrin sokaklarında oyunlara dalmış koşturuyorlar. Kiremit rengi evlerin aralarında otoparklı, bahçeli çok katlı siteler inşa ediliyor. Büyük bloklar yükseliyor etrafta. Değişmeyen tek şey kiremit rengi kırmızısı. Eskiyle yeninin karmaşık birlikteliği daha ilk dakikalarda kendisini gösteriyor böylece… Kısa bir süre içerisinde şehrin merkezine giriyorum; Mağrip’in kara kıtaya açılan kapısı, Sahra altı Afrikası’nın Avrupa’ya bakan yüzü Marakeş’e… “Tanrı’nın toprağı” anlamına geliyor eski Berberice dilinde Marakeş’in ismi. Kutlu bir isimle anılan bölgede insanlık tarihine dair ilk emareler Neolitik çağda Berberi çiftçilerle başlamış. Bugünkü Marakeş şehrinin kuruluşuysa o kadar eskiye gitmiyor. Çok daha yakın zamanda, 11. yüzyılda Mağrip ve Endülüs’te hüküm süren Murabıtlar döneminde başkent olarak kurulmuş. Kısa zamanda İslam coğrafyasının en önemli ilim ve kültür merkezlerinden biri hâline gelmiş. Öğrenciler, bilginler, filozoflar kapılarını aşındırmış şehrin asırlarca.

DSC_0700Bin Yusuf Medresesi, Marakeş’in görkemli dönemlerine şahitlik yapmış yapılardan biri olarak bugün hâlâ ayakta. 15. asrın ilk yıllarında Merînîler döneminde ilim merkezi olarak açılan yapı, Fas’ın en büyük, Kuzey Afrika’nın da önde gelen medreselerinden biri olarak binlerce talebe yetiştirmiş bir zamanlar. Bugünse tarihi Marakeş’in tamamıyla birlikte UNESCO listesinde yerini almış. Şehrin tarihi kısmında, medinada, keşmekeş sokakların kavuştuğu mütevazı bir alanda yer alan medrese, estetik biçimi ve duvarlarını süsleyen ince sanatıyla daha fazla kıymeti hak ediyor bugün. Medresenin yakınında, mavi iskemleleri olan butik bir kafeye oturuyorum. Fas’ın meşhur nane çayından söyleyip, Afrika sıcağının sınırında ferahlıyorum biraz.

DSC_0687

Şehrin Afrika yüzü

DSC_0669Kulesinden evlerine, surlarına tüm şehir tek bir renge dalmış, kızıl toprağın rengine. Cellabesine kadar kırmızı giyinmiş bu Mağrip şehrinin sokaklarındayım. Pullu şalların, yağlı boya tabloların arasında dolaşıyorum. Medinanın güneş görmez sokakları genişçe bir alana varıyor sonunda. Afrika’ya yüzünü dönmüş bir Avrupalı diye düşündüğüm şehir birden kimlik değiştiriyor sanki. İki yüzüyle nam salmış mitolojik karakter Janus’un diğer yüzünü görüyorum bu kez, Marakeş’in Afrika yüzünü. Kobraların zurnalara dans ettiği, zincirlenmiş maymunların omuzlardan baş üstlerine zıpladığı bir curcunadayım. Bin bir renkli meydanın ortasında bir cümbüşe düşüyor yolum Atlas’ın kırmızı şehrinde. Meydanın ismi de mahşerle müsemma, Faniler Meydanı. Faytonlar, bisikletliler, seyyar satıcılar, hediyelikçiler ve binlerce insan. Tüm meydanı kaplıyor, birbirine karışıyor onlarca müzisyenin yerel müzikleri… Portakal suyu satan satıcı, meydanın sıcak atmosferinde bir nefeslik serinlik vaat ediyor o sırada, taze sıkılmış Marakeş portakalının suyundan içiyorum Kutubiye’yi izleyerek.

Keşmekeşin kıyısında huzur

İslam tarihinin kutlu zaferlerinden biridir, Tarık bin Ziyad’ın Herkül Sütunları’nı aşıp İspanya’yı alması. Herkül Sütunları’nın bir ayağı olan Fas, Endülüs’e açılan kapı bir bakıma. İslam’ın Avrupa’ya ulaşmasına yol olmuş Mağrip ülkesinde bugün camiler Müslüman olmayanlara kapalı. İronik bir hâl. Birçok Avrupalı turist cami kapısından bakmakla yetinmek zorunda kalıyor. Türkiye’den geldiğimi söylemeden giremiyorum camilere. Kapıdaki gönüllü görevliyi ikna edip atıyorum böylece ilk adımımı Kutubiye Cami’ne.

DSC_0747
Meydanda yılan oynatıcıları

Marakeş’in keşmekeşliğine kıyasla huzurlu bir sessizliği var mâbedin. Yaşlıca bir Marakeşli beyaz sütunların birine dayanmış Kur’an-ı Kerim okuyor, kısık sesle. Başka bir Marakeşli kıbleye yönelmiş, öğle namazını kılıyor… Avlusuna çıkıyorum sessizce Kutubiye’nin, yalın ayak. Camilerin sadece içerisine değil avlusuna da ayakkabıyla girilmiyor bu ülkede… Narenciye ağaçlarının arasından beyaz güvercinler kanatlanıyor ansızın. Avlunun sessizliğini, ahenkli kanat çırpışlarıyla susturuyor güvercinler. Abdest alan bir Marakeşli de suyun notalarıyla eşlik ediyor onlara. Birkaç metre ötedeki cümbüşle olan zıtlığını düşünüyorum mâbedin, beyazlar içindeki dinginliğini, huzurunu. Avlunun hemen yanından uzanan minarenin mimarisi tanıdık geliyor. Bugün İspanya’nın en ünlü çan kulelerinden biri olan Sevilla’daki Giralda’ya benziyor. Sonra öğreniyorum, Endülüs döneminde Kutubiye’nin minaresine benzetilerek yapılmış Giralda. Muvahhidler zamanında Yakup el Mansur tarafından yaptırılan Kutubiye, daha sonra Sevilla ve Rabat’ta yükselecek minarelerin ilk örneği olmuş böylece.

Akşam pazarı vakti

DSC_0776Kutubiye’nin gölgesi meydan boyunca uzanmaya başlıyor günbatımında. Vakit, Loreena McKennitt’e söz yazdıran akşam pazarının kurulma saatine yaklaşıyor (Marrakech Night Market). Tenteler kaldırılıyor, ocaklar yakılıyor telaşla. Seyyar lambalar teker teker sarı renkleriyle aydınlatmaya başlıyor kalabalık meydanı. Şiş kebapların dumanları karışıyor zurnaların akşam melodilerine. İyice kızıllaşan güneş kırmızı şehrin arkasında kayboluyor kısa süre içinde. Milyonluk şehrin ortasındaki bu sahne bir panayıra dönüşüyor karardıkça gök. Ezan okunuyor, Anadolu’nun makamlarından çok farklı, sade ve kısa. Çöl yıldızları bir bir yanıyor gökte ve tüm gece, karanlığın sessizliğini bitmek bilmeyen yılan oynatıcılarının zurnaları bozuyor sadece.

Yazının Fes kısmı burada…

Fotoğraflar: ©Fatih

(Temmuz, 2015)

Yüzü saklı ülke

Roma mitolojisinde Janus vardır. Zıt yöne bakan iki yüze sahip bu mitolojik tanrı, birbirine karşıt gibi görünen şeylerin iç içe geçmişliklerinden bahsedilirken anılır çoğu zaman. Modernlikle geleneği, ihtişam ile sadeliği, doğu ile batı medeniyetlerini bir arada tutan Fas için eşsiz bir örnektir bu açıdan Janus… Oysa, asıl yüzü saklıdır bu Atlas ülkesinin, tıpkı insanları gibi.

Fas cömert değildir, mevzu yüz olunca. Sırlarını saçmaz birkaç deklanşöre öyle hemen. Alışıktır yabancıya ama gizemini korumaktan yanadır ilk başta. Zaman geçsin ister biraz. Diğer Akdeniz ülkeleri kadar samimidir, belki daha yakındır ama çaba ister yine de. Sakınır önce, kapar duygularını yeni gelene. Tanıdıkça, alıştıkça gösterir yüzünü, yavaşça aralar gizeminin perdesini.

İnsanı gibidir tıpkı. Aslını saklar makinelerden bu memleketin insanı. Bundandır kolay değil, günün rastgele bir saatinde, şehrin rastgele bir semtinde bir Faslıyı kameraya almak. Bazen izin gerekir, bazen izin dahi işe yaramaz. Belki tırsarak basarsın deklanşöre ama bu gizlilik daha gizemli kılar onu…

Rabat2.

Fotoğraflar, ülkenin ruhunu, gerçekliğini alır götürür diye düşünürler sanki… Belki de bu yüzden neşeli bir Akdenizli gibi görünen ülke, fotoğraf makinesi karşısında eliyle yüzünü kapamaya çalışan bir Tancalı olur hemen. Artık o Tancalıyı, karşı yaka Endülüs’ü seyreylerken yakalarsın ancak. Yüzü İspanya’ya dönüktür o vakit.

Bazen Sahra’ya açılan kapı gibi vakur durduğunu düşünürsün bu ülkenin, ama yüzünü fotoğraftan sakınmak için yolunu değiştiren bir Marakeşli olur o anda. Kırmızı cellabesini yüzüne kapayıp kızıl şehrin sokaklarında hızlı ufak adımlarla uzaklaşan gizemli birine dönüşür. Yakalayamazsın labirent sokaklarında şehrin bir daha.

Bazen asırların birikimini taşıyan görkemli bir memleket dersin buraya ama yine de yüzünü gizlemeye çalışan mütevazı bir Fesli gibi davranır. Biraz da çekingen ve utangaç gibidir. Israrcı davranırsın bu kez, o arkasını döner, durur öylece. Gitmeni bekler. Seyyar arabasına arkasını dönmüş portakal suyu satıcıyla birlikte durmakta ısrarcıdır.

Tanca2

Bazen dalgalarıyla hırçın okyanusun ülkesi olduğunu düşünürsün, izinsiz çekilen fotoğrafının silinmesini isteyen hiddetli bir Kazablankalıya denk gelince, hak verirsin kendine. Atlas’ın dalgaları gibi tavizsiz insanların memleketi dersin o zaman, bu sefer sen çekinirsin biraz.

Fas yüzünü saklar böyle, birkaç renkli karede eskitilmesine izin vermez nihayetinde. Kıymetlidir çünkü. Belki de bu yüzden en çok yüzlerinden bahsedilir anlatılırken bu toprakların. Belki de bu yüzden en çok yüzleri yansır buranın fotoğraflarına. Belki de bu yüzden diğer Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi çoğunlukla mimari güzellikleri değil de bu memleketin insanı doldurur fotoğrafları. Özeldir, çaba gerektirir çünkü.

Gezgin‘de yayımlanmıştır

Fotoğraflar: ©Fatih

Şehrograf

Gittiğim şehirler için temsilî fotoğraflar diyeyim bunlara. Böyle şeyleri her şehir için yapmaya niyetlenmiş olsam da vaktinde, Fas sonrası oranın şehirleri için başarabildim sadece. Belki yenileri de gelir sonra. Eldekileri bi’ koyayım önce…