Knut Hamsun, Açlık

Sonbaharın başşehri Oslo’da geçer, Knut Hamsun’un meşhur romanı ‘Açlık’ın hikayesi. Romandaki ismiyle (eski ismiyle) Kristiania bu şehir… Klasik tabirle ‘alışılmışın dışında’ farklı bir hissi de yaşatıyor diyebiliriz, roman hakkında. Acıklı tarafından hissettiriyor bize açlığı, okura acımadan. Karaktere tüm bu açlığın yanında “Nem eksikti benim?” diye sordurabiliyor, sert darbeler indirebiliyor yetinmezliğimize bazen…

Norveçli yazar Knut Hamsun’la bir anılır olan bu romandan birkaç alıntı,

  • “Hayallerime sokulan, kuvvetlerimi darmadağın eden ufak tefek, anlamsız rastlantıların, sefil ayrıntıların baskısına uğramaksızın, bir başıma, ne bir park kanepesinde oturabiliyor ne de bir tarafa gidebiliyorum.”
  • “Günün bu saatlerini yanında geçirebileceğim bir tanıdık bilmiyordum.”
  • “Tutup ona bir beş kron veremedim.”
  • “Bir süre yattığım yerde kaldım. Artık öleceğimi düşündüm.”
  • “Bir mumum olsaydı.”
  • “Başkalarından daha namuslu yaşamaya mecbur muydum sanki, sözleşmem mi vardı benim.”
  • “Hislerimi tahlile başladım. Kuşkusuz, önceleri onurumla azap çekerken daha mutlu olduğum sonucuna vardım.”
  • “Artık bu hayatı savaşmaya değer görmüyordum.”
  • “Üff, insanın tek başına karar vermesi çok zor.”
  • “Günahlarını zayıflık ya da azgınlığından değil, gökyüzüne karşı olan nefretinden işliyor.”
  • “Arabada patates olduğunu gördüm ama hırsımdan, inadımdan, bunların patates değil, lahana olduğunu savundum. Lahana bunlar, diye büyük yeminler ettim.”
  • “Sakin ol.”

fatih

Bizans

Levtchenko’nun Bizans Tarihi kitabından kalemime takılanlardan bazıları,

  • Bizans, bağımsızlığından beri ağır hastalıklara yakalanmış bir organizma gibi görünüyor.400 yılında Konstantinopolis’te yaşayan Gotlara karşı yönetim ve halk birleşerek katliam yaptı.
  • 412’de İskenderiye’de nüfusun önemli bir bölümünü oluşturan Yahudilere karşı kıyım yapılıyor, Yahudiler mallarına el konularak şehirden sürüldü.Bizans’ı büyük sınırlarına ulaştıran İustinianos hakkında düşmanları, onun insan değil dinleme ihtiyacı duymayan şeytan olduğunu düşünüyorlardı. Bu dönemde Akdeniz bir kez daha ‘Roma gölü’ oldu.
  • İustinianos kendi inancını tek gerçek ve herkes için mecburi din sayarak 527’de ‘Tanrı ve insanlar karşısındaki tek görevinin’ sadece paganlığı değil Yahudiliği ve Samiriliği de içeren tüm sapkınlıkları temizlemek olduğunu açıkladı. Farklı inançtaki halkın pek çok hakları alınıyor ve bu tedbirleri haklı kılmak için ‘gerçek Tanrı’ya tapmayanları dünya malından yoksun bırakmak haktır ve sapkınlar canlarını kurtardıklarına şükretmelidirler.’ deniyordu. Samirilik neredeyse kökünden kazındı.
  • 530’larda Antakya, Suriye ve Mısır’daki monofizitler Konstantinopolis ve Roma’daki kiliselere karşı ayaklandılar. İustinianos kilisenin üst denetimini Roma’daki papaya bırakmadı ve monofizitlerle anlaşma yoluna gitti.
  • Lombard istilası, İtalya’da nüfuzlu bir kilise senyörü konumuna gelen papanın yükselmesine ve durumunu sağlamlaştırmasına bağlı olarak, İtalya’nın Bizans’tan kopuş sürecinin başlangıcını, imparatorluğun İtalya’da siyasal egemenliğinin gerilemesini gösterdi.
  • Herakleios döneminde imparatorluk batıda önemli toprak kayıplarına uğradı. İspanya Vizigotlara, Roma’nın kuzeyi Lombardlara teslim oldu, Antakya, Mısır ve Suriye İran topraklarına dahil oldu, Balkanlara Slavlar yerleşti. Durum öylesine umutsuz görünüyordu ki, Herakleios başkenti Kartaca’ya taşımayı önerdi. Bizans, 627’de Ninova yakınlarında İran ordusunu yendi ve İskenderiye’den Urfa’ya kadar olan toprakları geri aldı.
  • Yahudiler, gelen İranlıları kurtarıcı olarak görüyorlardı. Tekrar Bizans hakimiyeti sağlanınca, Bizans yönetimi Yahudilere bu davranışlarını canlarıyla ödetti. Ayrıca din değiştirme zorunluluğu çıkartılınca Yahudiler kitleler halinde Arabistan’a geçtiler.
  • İslam ordusunun Bizans’a akınları başladı ve hızla ilerlediler. Tüm birliklerini toplayan Bizans ordusu Yarmuk’ta ağır yenilgiye uğradı ve Suriye, Mısır, Filistin Arapların eline geçti. Yahudilerin yanı sıra monofizit halk da Arapları kurtarıcı olarak karşıladı.
  • Slavlar Balkanlarda yerleşiyorlar. Yunanlıların, Trakyalıların ve Arnavutların yaşam alanları kıyı kesimlerine sıkıştı. VIII. Yüzyılda 200 binden fazla Slav gönüllü olarak Anadolu’ya yerleşti.
  • İspanya, Mısır, Suriye ve Mezopotamya’nın kaybı, Afrika, İtalya ve Balkanlar’da kısmi toprak kayıpları Anadolu’nun Bizans’ın sonraki tarihinde önemli bir rol oynamasını gerektirdi. Bu durum tüm devlet örgütünün Yunanlılaşması sonucunu doğurdu.
  • Bizans halkından alınan vergilerin çokluğunu anlatan bir kıssada Yaşlı bir adamın ekmek için asker toplama merkezine gittiği anlatılır. Dönemin imparatoru Nikephoros Phokas niye geldiğini sorunca yaşlı adam şu cevabı verir: “Efendim, eskisinden çok daha güçlü durumdayım. Gençliğimde bir altın dinara aldığım parayı taşımak için iki eşek gerekiyordu. İmparator oluşunuzdan beri bana iki katına patlayan buğdayı, artık sevine sevine omzumda taşıyorum.”
  • Bulgar kasabı diye anılan II.Basileios Bizans’a sık sık sorun olan Bulgaristan’ı tam anlamıyla çökertti ve Bulgarlar kitleler halinde Ermenistan’a tehcir edildi.
  • 1054’de kiliseler ayrıldı. Kiliselerin ayrılığı, Batı Avrupa feodal yöneticilerinin Bizans’a karşı düşmanlığını iyice artırdı ve bu düşmanlık yaşanan olaylara hızla yansıdı.

Türkler

Türkler Ermenistan’ı ele geçirdi ve Bizans Malazgirt’teki savaşta ağır yenilgiye uğradı. İtalya’daki son toprakları da Normanlar ele geçirdi. / Malazgirt Savaşı’ndan sonra Bizans’ta yeni bir iç karışıklık çıktı. İmparatorluğun askeri gücünün zayıflamasından ve iç mücadelelerden yararlanan Türkler İznik ve Üsküdar’a kadar geldiler. Artık imparator karşıda Türk egemenliğine giren toprakları sadece büyük sarayının penceresinden görebiliyordu. / Bogomillerin çağrısına uyan Peçenekler Filibe’yi ele geçirerek Meriç’e dayandılar. Böylece iki Türk boyu Peçenekler ve Selçuklular Bizans’ı Avrupa’dan ve Asya’dan sıkıştırdılar. Ama Bizans yönetimi bu tehlikeleri bir şekilde bastırabildi. Batıda Peçeneklerle Kıpçakları karşı karşıya getirdi. Anadolu’da ise I.Haçlı Seferi’yle gelen Latin orduları sayesinde Selçuklular büyük güç kaybına uğradı ve bunun sonucunda Selçuklular uzun süre sorun çıkarmadılar.

Latinler

Akdeniz’de Venedik ve Cenova’nın etkinliği arttı. Konstantinopolis’e (Pera ve Galata) zengin İtalyan tüccarlar yerleşti. Bu durum yerli halkı öfkelendirmeye başladı ve imparator ‘Latin sever’ olmakla suçlandı. Halk, 1182’de 60 bin kişinin yaşadığı Latin mahallelerine hücum etti ve kıyım gerçekleştirdi. Artık para Latinlerin eline geçmiyordu, tarım gelişti. 1185’te Sicilyalılar Arnavutluk’u ele geçirdiler ve imparatorluğun ikinci büyük kenti Selanik’e saldırdılar. Selanik halkı 1182’deki Latin katliamının kefaretini ödedi. / 1184’de Bizans tarihinde görülmemiş olay yaşandı ve Kıbrıs bağımsızlığını ilan etti. / Bizans’ta ilk demokrasi girişiminde bulunan Andronikos başkentin ayak takımınca katledildi. / Venedik dukasının emrindeki Latin ordusu Konstantinopolis’e saldırdı. Başkentte görülmemiş büyüklükte yangın çıktı ve yerli halkın Latinlere (Franklara) öfkesi öyle bir boyuta vardı ki, kanlı çatışmalar çıktı. Çok sayıda insan öldü, görkemli binalar, saraylar, ibadethaneler ağır tahribe uğradı. Fransız kronikçi “Fransa’nın üç büyük kentinde bulunandan daha fazla sayıda ev yandı.” diye yazıyordu. Kent, 13 Nisan 1204’te düştü. Şehirde, ortaçağ yıllıklarında başköşeyi tutan, anısı tüm doğunun belleğinden silinmeyen bir yıkım başladı. “Latinlerin kendi topraklarındaki evleri, sarayları, kiliseleri sonradan çalıntı eşyalarla bezendi. ” Latinlerin saldırısı Bizans halkını Latin düşmanlığında birleştirdi.

Restorasyon ve Son

Başkentin düşmesinin ardından İznik’te, Trabzon’da ve Epir’de olmak üzere üç yönetim kuruldu. İznik’te kurulan yönetim Yunanistan ile savaştı ve vasalı durumuna getirdi. Türklerin Moğol saldırılarıyla gerilemiş olması sonucunda başkenti İznik olan yönetim Konstantinopolis’i tekrar almaya girişti. 1261’de kent zapt edildi. Restorasyondan sonraki Bizans, ekonomik ve siyasal açıdan bağımsız, birbirinden kopuk ve hükümete görünüşte tabi küçük devletlere bölünmüş bir ülkeydi. / 1453’te Türkler Konstantinopolis önlerindeyken, şehirde savaşabilecek güçte 30-35 bin kişi vardı. Konstantinos genel bir seferberlik ilan etti, ama çağrısına sadece 5 bin Yunanlı koştu. İmparator, varlıklılardan savunma amacıyla borç almaya kalktığındaysa talebine karşılık bulamadı.

fatih

 

Osmanlı kentlerinde yaşayan milletler / 1893 Nüfus Sayımı

NOT: Osmanlı ve Balkan coğrafyası şehirlerinin 1890lı yıllara ait nüfus istatistiklerinin yer aldığı çeşitli kaynaklardan ulaştığım verileri bir haritada toparladım. Harita üzerindeki istatistikler, kaynakların yazarları tarafından elde edilen verilerle tahmin edilen şehir merkezi nüfuslarıdır. Ve yine bu nüfus içerisindeki Hristiyan/Müslüman/Yahudi nüfustur.  (Kemal Karpat’ın kitabından alınan aşağıdaki istatistikler ise şehir merkezi nüfusu değil, o zamanki ilçe/kaza sınırları içerisindeki tüm nüfustur.)

ŞEHİR MERKEZLERİ NÜFUSLARI İÇİN TIKLAYIN.

HARİTA İÇİN TIKLAYIN.

Kemal Karpat’ın ‘Osmanlı Nüfusu’ kitabı Osmanlı’nın son yüzyılındaki nüfus sayımı sonuçlarını sancaklara ve milletlere göre sınıflandırmış bir biçimde bize sunmaktadır.  Rakamlarda belli bir hata oranının olduğunu belirtmekle birlikte mevcut veriler arasında doğruya en yakını olarak Osmanlı’nın sayımları olduğunu söylüyor Karpat kitabında. Bu kitaba göz gezdirirken, farklı milletlerin en çok hangi sancaklarda ve hatta hangi kazalarda yaşadığı hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Osmanlı’daki ‘millet’ sistemi etnik yapıdan ziyade dini inanışa bağlandığı için Ermeni Kilisesi’ne bağlı olanlar ‘Ermeni’, Rum Kilisesi’ne bağlı olanlar ‘Rum’, yeni kurulmuş olan Bulgar Kilisesi’ne bağlı olanlar ‘Bulgar’, Osmanlı vatandaşı Katolikler ‘Katolik’ olarak nitelendirilirken (Katolik Ermeniler de bu gruba dahil), Arap, Türk, Kürt, Çerkez ve diğer etnik yapılarda İslam’a inanan nüfus ‘Müslüman’ olarak belirtiliyor sayımlarda. Bunun yanında Protestan inancına sahip olan Osmanlı vatandaşları, Süryaniler, Yahudiler, Gayrimüslim Romanlar ve Yabancılar’ın da ayrı kategorilerde sınıflandırılmış olduğu görülüyor.

1893 yılında açıklanan nüfus sonuçlarından biraz bahsetmek gerekirse, ayrıntılı nüfus sonuçları daha çok Rumeli, Anadolu ve Suriye topraklarındaki kazalar için belirtilmiştir. Kitapta, Osmanlı nüfusunun toplamda 39 milyon olduğu söyleniyor 1893’de açıklanan bu verilerde. (Yemen, Tunus, Trablusgarp, Mısır, Bingazi, Bağdat, Basra, Hicaz dahil ve nüfusu eksik sayılmış bölgeler ve net olarak sayılmayan aşiretler de dahil edilince bu sonuç çıkıyor.) O dönemde Rumeli ve Anadolu’da ise yaklaşık 18 milyon insan yaşıyor. Bunun 2,5 milyonunu Rumlar oluştururken, 1 milyondan fazlasını Ermeniler, 1 milyona yakınını Bulgarlar, 200 bin kadarını Yahudiler ve 150 binini Katolikler oluşturuyor. Selanik, Serez, Kavala, Gümülcine, Dedeağaç gibi Rumeli sancaklarında Müslüman nüfus hayli fazlayken, Kırklareli, Edirne, Gelibolu, Çatalca, Tekirdağ sancaklarında ise oldukça fazla Rum nüfus yaşıyor. Rum nüfusun fazla olduğu diğer sancakların başında ise Balıkesir, Bursa, İzmir, Samsun, Trabzon ve Kapadokya geliyor.  Ermeni nüfusun çok yaşadığı sancakların başında ise Van, Muş, Bitlis, Elazığ, Diyarbakır, Kayseri, Halep, Sivas, Erzurum ve Kozan geliyor.  Bulgar nüfus ise Selanik, Edirne, Manastır ve Kosova’da ağırlıklı olarak yaşıyor. Yahudiler ise en çok İzmir ve Selanik’teler. Yabancı nüfusun ise en fazla olduğu kentler İstanbul ve İzmir olarak görülüyor verilerde. Belirtmek gerekir ki, İstanbul’da tüm gruplardan hayli nüfus yaşıyordu. 900 bin olan İstanbul nüfusunun 400 binini Müslümanlar oluştururken, 300 binden fazlasını Rum ve Ermeniler oluşturuyor. Geriye kalan nüfus ise diğer gruplardı. İstatistikleri incelerken dikkatimi çeken birkaç kente ait nüfus verilerini de yazmak istedim, ilgiyi çeker belki…

Kent Müslüman Rum Ermeni Bulgar Yahudi Toplam
Erdek 3.070 29.665 18 0 300 33.007
Ayvalık 90 20.313 0 0 0 21.677
İzmir 79.288 53.086 6.810 20 14.909 207.548
Selanik 29.489 36.985 149 1.117 34.523 103.544
Bandırma 29.992 5.487 4.457 0 849 40.912
Bursa 89.663 21.286 5.826 22 2.584 121.590
Gelibolu 25.605 59.153 1.080 1.674 1.604 89.229
Ankara 17.218 1.637 6.225 0 0 25.585
Kayseri 85.163 18.406 24.590 0 0 130.549
Diyarbakır 42.668 192 14.483 0 285 62.870
Suşehri 17.509 1.379 9.711 0 0 28.599
Çeşme 3.677 26.826 0 0 123 30.702
İzmit 19.248 3.576 15.837 13 162 39.789
Silivri 3.821 9.441 875 2.804 965 18.333
Gemlik 15.340 6.575 16.623 0 0 38.822
Serez 31.210 31.148 5 19.494 995 83.499
Kavala 13.175 1.750 35 0 212 15.241
Samsun 33.422 32.925 1.163 41 5 67.624
Bafra 38.936 22.834 1.012 0 0 62.782
Kozan 18.338 0 14.026 0 0 32.507
Van 18.096 0 33.053 0 0 51.149
Muş 42.647 0 53.776 0 0 99.560


*Bu ayrımlar etnik nüfus hakkında doğruya yakın bilgiler içerse dahi, Osmanlı’daki ayrım ‘millet’e yani dini cemaatlere göre olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir nüfusları okurken.

*İstatistikler sadece kent merkezi değil, ilçe (kaza) sınırları içerisinde kalan nüfus toplamıdır.

fatih

Tersi ve yüzü

Albert Camus’nün 22’sindeyken ürettiği ‘Tersi ve Yüzü’ eserinden kalemime takılan birkaç satır…

-Mutlu olmak değil artık dileğim, yalnızca bilinçli olmak.

-Ama o gün umutsuz bir kişinin dostu kendisiyle ilgisiz bir tavırla konuş mudur, konuşmamış mıdır, bunu bilmek gerekir.

-İnsanlar her şeyi ilerideki yaşlılık üzerine kurarlar. / Öyle ya, ödevlerini yapmak ve bir adam olmayı kabul etmek, yalnızca yaşlı olmaya götürür insanı.

-Böyle işte, dünyanın derin anlamını duyar gibi olduğum her seferde, onun basitliği şaşırttı beni hep. / Evet, her şey basit. İnsanlar karıştırıyor işleri. Masal anlatmasınlar bize. Ölüm mahkumu için ‘topluma borcunu ödeyecek’ demesinler, ‘kafası kesilecek’ desinler.

-Hep böylesinin daha iyi olduğu kesinliği.  / İnsanoğlunun çıkarları karşısında Tanrı’nın bir ağırlığı kalmıyordu.

-Susunca, durum aydınlanır. o onun oğludur, o da onun annesi.

-Hep kendi kendimin tutsağı durumundayım.

-İnsan kendi kendisiyle karşı karşıyadır artık. Hadi mutlu olsun da görelim! Gene de yolculuk bu yanıyla aydınlatır insanı. / Direnci azalmış bu yüreğe, dünyanın müziği daha kolay girer. / Öyle ya, yolculuğun değerini oluşturan şey korkudur.

-Ben seçmeye boyun eğmek istemiyorum.

-Tüm yaşama hakkım buradaydı işte. Belki de elimden kaçacak olana karşı sessiz bir tutku.

-Uykumun her saati yaşamımdan çalınacakmış gibi bir duygu uyanırdı içimde.

Sisifos Söyleni’nden

“uyumsuz insan nedir gerçekten?  ölümsüzü yadsımamakla birlikte onun için hiçbir şey yapmayan. böyle bir özlem duymadığı için değil, cesaretini ve aklını buna yeğ gördüğü için. birincisi kendi dışındakilere başvurmadan yaşamasını, elindekiyle yetinmesini öğretir, ikincisi de kendi sınırlarını gösterir ona.  sınırlı özgürlüğünden, geleceksiz başkaldırışından, ölümlü bilincinden şüphesi olmayınca, serüvenini yaşaması süresince sürdürür. alanı buradadır, kendisininkinden başka her yargıdan uzak tuttuğu eylemi buradadır. daha büyük bir hayat, bir başka hayat anlamına gelemez onun için. dürüst bir tutum olmazdı böylesi…”

(Sisifos Söyleni, Albert Camus)

Aşktır ki, Gerisi Vesairedir

Sevgili!..

Aşkın şiirini yazmak isterdim sana; aşkı şiir ile yazmak isterdim… Aşkı seninle tanımlamak ister, aşkı sende tanımak isterdim. Ay ikiye bölündüğünde yanında olmak isterdim.

Sevgili!..

Şimdi senden uzakta,aşk şudur diyebilsem eğer, son defa kendimi ve ilk defa okuyucumu kandırmış olacağım. Bildim dediğim bir aldanıştır çünkü o, duydum dediğim bir yanıştır. Şimdi ayın, şın ve kafg’ları çıkardılar elifbelerden de sensizliğin mektebinde bir sabra mıhladılar bizi elif’lerle he’lerden. Sensizlikte hasretin hüzzamlarını öğrendik kucak kucak ve aşkın nihavent saltanatını arar olduk köşe bucak. Bildiğimizi sandıkça yandık da yolunda, yolunda yandığımızı sandıkça bildik sonunda. Aşkın gerçeği değildi bizim bildiğimiz, ama aşkın ateşiydi yandığımız. Artık şüphedeyiz; canları yare ulaştıran bir sel miydi aşk, şekeri güzele sunup ağuyu kalbe bulaştıran bir el miydi!.. Sana varacak yolların çilesi miydi; tutkular ötesi tutkunun zirvesi, hasretle yanışların sesi miydi!..

Galiba varlığın çekim alanına giren en ulvi acıydı aşk; ve maddeyi manaya veren en cömert sancıydı. Ruhların çeşitli varlıklar arasında bölüştürülen süsüydü belki; ötelere yazgılı yitirişlerin türküsüydü. Kalp kalbe konan kelebek kanatlarında renk; kudümlerde düşünüp neylerde ağlayan ahenkti aşk. Şarkın bütün şiir macerasıydı, belki Yesribli sevgililer için tutulan bir Anadolu yasıydı. Yağmur yağmur belaya başını tutmaklar ve ateş ateş denizlere kendini atmaklardı. Mansur’u dara takan da, Halil’i oda yakan da oydu ve oydu Eyyub’u derde bırakan da. Tuz kadar mübarek, ekmekçe aziz idi; toprakleyin bereket, su gibi temiz idi.

Aşk iğnesiyle dikilince bir dikiş,kıyamete kadar sökülmez imiş. Aşk ile insan elbet güneşe benzer; ve aşksız gönül misal-i taşa benzer. Hayatı aşka bölünce hayat çoğalır; bütün hayatları toplasan geriye aşk kalır. Gelip kemiğe dayanınca dünya, hayata atılan kement olur; göz kapaklarından vurulunca kasırgalar, annelerce deprem, babalarca bent olur. Aşksız bahar dallarını kuru bir ayaz boğar, aşksız rahmini yargılayan bebekler nagehan doğar. Mahrem düşüncelerle perdelenen odalarda ya ezel ya ebed olur; aşk giderse dünyadan ebed kıyamet olur; sevgisizlik gelir, dünya cehennem olur.

Aşk gelince burukluğun şiirinde hüzün dokur heceler; ve azarlanmış kalpleri ısırır tam yarısında geceler. Saban onunla sürerse toprağı koşarak, ancak o vakit yeşerir taze bir başak. Atların nallarından yıldırımlar masallara dökülür ve yollanamayan mektuplarda nice kalpler sökülür. Kayan yıldızlar gibi büzülür elem dehlizlerine diller ve melal süzülür gibi melek kanatlarında döker yapraklarını güller. Kaderin dehşetini yakan şamdanlar özge pervanelere tesellikar düşer, şefkatli bir ekmek kırıntısıdır kurutulmuş buselere yar düşer.

Sevgili!..

Kapına geldik; aşkı öğret bize; ve aşkını ver yüreklerimize.

Bir nihanice gamzene gamzede aşıkların adına… Hani uykuya dalınca kenti ve yalnız kalınca kendi… Hani yalnız gecelerde konuşmadan kalınca dilleri ve hal üzre gönüller anlar olunca bütün dilleri… Vicdan sesinden bizar kürek mahkumlarınca, hani aşıkların hasreti özlemle karınca… Hani gurbetin ucunda gönlüme gömen de seni, hani seni gurbet gurbet gönlüme gömende… Güneş ve ay nurunu aşkından alırken; güneşin ışığı aya vurur gibi aşığı aydınlatırken… Gel ey Sevgili bir huzmecik bahşeyle asi ve aciz üftadene ve umut ver peykin olmaya teşne kem zerrene. Aşkları unutan bendene aşkını unutturma!…

Her şey sen olsun şu dünyada ve olmasın sen olmayan dünya da.

İSKENDER PALA   (Kırk Güzeller Çeşmesi)

ahmet

Türkiye Rumları

Türkiye Rumları hakkında basılmış kitaplar olsa da bu konu, üzerinde çok durulan bir alan olmamıştır. Kitabın yazarı Samim Akgönül, eserini hazırlarken daha önce yazılmış kaynaklardan yararlanmış fakat bunların üzerine yeni ve güncel birçok bilgi eklemeye de çalışmıştır. Yunanistan ve Türkiye’de birçok Rum ile görüşmüş, yaşanılanları birinci ağızdan dinlemeye çalışmıştır. Bunun yanında Türkiye’deki Rum basınından da yararlanmaya çalışmıştır. Ayrıca Rumlar’ın Türkiye’deki konumlarını anlatırken ister istemez diğer gayrimüslimlerin durumuna da değinmiştir.

   Yazarın amacı, kendisinin de kitabında belirttiği gibi ‘yok olan bir millete acımak’ değil, ‘gökkuşağının renkleri kaybolmasın’ duygusuyla bir araştırma yapmak değil, olabildiğince objektif bir bakış açısıyla araştırmalara dayalı bir kaynak sunmaktır. Bu yüzden Rumlarla birlikte diğer gayrimüslimleri anlattığı bölümler de olmuş ve Rumlar’ın Türkiye’deki durumlarına paralel Batı Trakya’daki Türklerin durumlarına da değinmeye çalışmıştır.

   Kitabın bölümleri tarihsel sıralamaya göre belirlenmiş ve Lozan’dan başlayarak 2007 yılına kadar olan dönemi kapsamaktadır. Homojen bir ulus oluşturmayı hedefleyen Türkiye’nin kurucuları Lozan’daki antlaşmayla Anadolu’yu Türkleştirmeyi yasallaştırmışlardır ve ardından Yunanistan ile karşılıklı mübadeleye karar verilmiştir. Türk tarihçilere göre Venizelos’un ortaya attığı bu fikir Yunan tarihçilere göre ise İsmet İnönü’nün fikriydi. Fakat İstanbul Rumları ve Batı Trakya Türkleri bu mübadelenin dışında tutulacaktır. (Gökçeada ve Bozcaada’daki Rumlar da mübadele dışında tutulmuştur)

   Lozan’dan sonra artık Türkiye Cumhuriyeti vardır ve azınlıklar kendilerini ‘azınlık’ olarak hissetmeye başlayacaktır. 1930lu yıllar Venizelos-İnönü yakınlaşmasından dolayı iyi geçmiş olsa da ikinci dünya savaşının başlamasıyla ve bu dönemde ‘Varlık Vergisi’nin yürürlüğe konmasıyla gayrimüslimlerin durumları zorlaşmıştır. Bu yıllara kadar cemaat kimliğiyle öne çıkmayan Rumlar, marjinalleşmeye başlamış ve cemaat olarak tanınmaya başlamışlardır. Bu arada değinmemiz gereken önemli bir konu da Türk basınıdır. Türk basını gayrimüslimleri Türkiye vatandaşı göstermek yerine hep bir ‘azınlık’ olarak algılamış ve haberleri de bu düşünceye göre oluşturmuşlardır. Yahudi biri hırsızlık yapsa onun ‘Yahudi’ kimliğini öne sürerek haberleri oluşturmuşlardır. Basının bu dışlayan tutumu 1955’de yağmalamanın önünü açacaktır. 6 Eylül’de İstanbul Express’in “Atamızın evi bomba ile hasara uğradı” haberi üzerine ayaklanan Türkler o gece İstiklal’de gayrimüslim mağazalarını yağmalamışlardır. Daha sonraları buradaki Türkler arasında Trabzon, Erzurum gibi uzak diyarlardan ve İstanbul’a gelmesi neredeyse 2 gün süren şehirlerden gelenlerin de olduğu öğrenilmiş ve bunun planlı bir olay olduğu öne sürülmüştür.

   1955 olaylarından sonra 1960’ta da yıllardır sorunlu olan Kıbrıs’ta bir ‘çözüm’e ulaşılmış ve adanın başkanının Rum, başkan yardımcısının da bir Türk olmasına karar verilmiştir. Fakat Kıbrıs sorunu bununla beklenildiği gibi çözülmemiş ve adadaki Türk-Yunan çatışmaları karşılıklı Türkiye-Yunanistan ataklarına da dönüşmeye başlamıştır. Beraberinde Ege sorunu da su yüzüne çıkmıştır. 1964’te Türkiye Yunanistan’a sağladığı vize kolaylığını kaldırmış ve 10 bin civarı Yunanistan vatandaşı sınır dışı edilmiştir.

   Türkiye’den Rum göçü sanıldığı gibi 6-7 Eylül olaylarıyla yoğun bir şekilde başlamamıştır, 1964’teki sınır dışı edilmeler sonucu 1960’lı ve 70’li yıllarda yaşanmış ve 1970’lerin ortalarında Türkiye’deki Rum azınlığı çoktan yok olma sürecine girmiştir. 1970’lerde Türkiye-Yunanistan arasının Ege ve Kıbrıs sorunlarından dolayı gergin olmasını, 1960 ve 1970’de Türkiye’nin darbelere mağruz kalmasını, Yunanistan’ın ise cuntadan kurtulup yeni bir hükümet kurmayı başarmasını ve bunların üzerine 1980’lerin başında Türkiye’nin bir kez daha cunta yönetimine geçmesini ve buna zıt bir şekilde Yunanistan’ın AB’ye dahil olmasını da göz önünde bulundurursak, Rumların memleket saydığı İstanbul’da yaşamaları için pek bir sebep kalmamaktadır. Burada nüfus sayımlarına değinmek gerekirse, Cumhuriyetin ilk nüfus sayımında 13 milyon olan Türkiye nüfusunun 120 binini Rumca konuşan nüfus oluşturuyordu ve bu nüfusun 90 binden fazlası İstanbul’da yaşamaktaydı. 1950’ye gelindiğinde 21 milyon olan nüfusta Rumca konuşan nüfus 90 bine gerilemiş, 1965’te 31 milyona çıkan nüfusun tersine Rumca konuşan nüfus 50 binin altına düşmüştür. Nüfus sayımlarında Rumca konuşan seçeneğini işaretlemeyip Türkçe konuşan Rumların olduğunu da varsayarak 1950’lerde de İstanbul Rumlarının 100 binden fazla olduğu söylenmektedir. Günümüzde ise Rumların nüfuslarının 2 bin ile 10 bin arasında olduğu tahmin edilmektedir.

   Yazıyı Ayşe Arman’ın Türkiye’de basım yapan Rum gazetelerinden Apovyematini’nin Genel Yayın Yönetmeni Mihail Vasiliadis ile yaptığı röportajdan bir kesitle bitiriyorum;

“Son olarak 2009’ların İstanbul’un da azınlık olarak yaşamak nasıl?

– Ne diyeyim ki? 1 milyonluk İstanbul’da 100 bin kişiden biriydim, şimdi 15 milyonluk İstanbul’da 2 bin kişiden biriyim. Müzelik numune gibi hissediyorum kendimi…

Fatih


Die Verwandlung

Die Vervandlug yani Dönüşüm Kafka’nın 1915 yılında yayınlanan öyküsü. Hikaye küçük burjuva çevrelerindeki ikiyüzlü, çıkar ilişkisine dayalı aile hayatını irdeliyor. Kahramanımız Gregor Samsa  daha önceden ailesi tarafından sevilen bir pazarlamacıdır. Babası iflas ettikten sonra ailenin geçimini üstlenmiştir. Ancak bir sabah kalktığında kendisini bir böceğe dönüşmüş olarak bulur. Onun bu halini gören aile fertleri ondan kaçmaya,  tiksinmeye başlarlar. Başlarda kız kardeşi biraz onunla ilgilenmeye çalışmış ancak daha sonra o da Samsa’yı bu haliyle istememeye başlamıştır.

Buraya kadar hikaye her ne kadar ilginç olsa da sıradan gibi duruyor. Bu hikayede insanı asıl etkileyen şey ise yazarın benzetmeler yoluyla vermek istediği mesaj. Samsa’nın böcekleşmesinden ve artık işe gidemeyecek durumda olmasından kasıt onun artık özgürlüğünü eline almış bir birey olması, ailesinin borçları yüzünden artık çalışmayacak olması; kısacası başkaldıran, boyun eğmeyen bir kişi olmasını temsil eder. Doğal olarak da sürüden ayrılanın sürü tarafından dışlanmasının tipik bir örneği yaşanır hikayede. Yani aile başkaldıran birey olan Samsa’yı istemez. Ama hemencecik de onu dışlamazlar. Ona tekrar eski haline dönmesi, sürüye geri gelmesi için belli bir süre tanırlar. Hikayenin bir kısmında anne ile kızkardeş Samsa böcek iken odasında rahat dolaşabilsin diye odadaki eşyaları çıkartmak isterlerken geçen bir diyalogdan annenin hala Samsa’nın eski haline döneceğine dair varolan umutlarını gözlemliyoruz. Ancak daha sonra artık ümitleri kesilince de aile onun ölmesini istemeye başlar. Yani sürüden geri dönüşü olmayacak biçimde dışlanmıştır artık başkaldıran birey.

Hikaye yaklaşık olarak 80 sayfa civarı. Bu kadar kısa olmasına karşın karakterlerin bu kadar iyi oturmuş bir şekilde okuyucuya tanıtılması da yazarın takdire şayan anlatım gücünü ortaya koyuyor. Ayrıca kitapta Yahudilik ve kapitalizme de küçük göndermeler bulunuyor. Her yönüyle çok beğendiğim bu hikayenin tek eksik kısmı biraz bizim(Türk milletinin) kültürümüze aykırı manalar ihtiva ediyor olması. Çünkü biz de aile kutsaldır. Burada biraz bireyin ailesine olan bağlılığından kurtulması gerektiğinin telkini var gibi. Tabii yazar kendi çevresinden etkilenerek yazdığı için de o konuda bir şey diyemiyorum. Son olarak ise kitabın sonu biraz daha etkileyici olabilirmiş. Bu kadar ilginç bir hikayenin sonu bu kadar yavan olmamalıydı dedim bittiğinde. Zaten Kafka kendisi de mektuplarında sonunu kendisinin de beğenmediğini belirtiyor. Neyse fazla uzatmadan yazımı Kafka’nın bir sözü ile bitirmek istiyorum;

“Düz bir yolda yürüyor olsaydın, tüm ilerleme isteğine rağmen hala gerisin geriye gitseydin, o zaman bu çaresiz bir durum olurdu; ama sen dik, senin de aşağıdan gördüğün gibi dik bir yamacı tırmandığına göre, adımlarının geriye doğru kayması, bulunduğun yerin durumundan ileri gelebilir, o zaman da umutsuzluğa kapılmana gerek yoktur.”

Ahmet

Adını unutan ülke

Şehirlerin bugünkü isimlerine nasıl ulaştıklarını oldum olası merak etmişimdir. Bazen internetten bazense ansiklopedi ya da benzer kaynaklardan bazı şehirlerinkileri öğrenmiştim. Merakımı biraz olsun gidermiştim.  Doğruluğu tartışılabilir tabi ki bu isimlerin serüveninin.  Sevan Nişanyan’ın ‘Adını Unutan Ülke’ isimli kitabı meraklılarına bu konuda elinden geldiğince bilgi vermeyi amaçlıyor. Yoğun bir çalışma sonucu oluşturduğunu söylüyor bu ‘yerler sözlüğü’nü, fakat bilimsel ya da istisnasız hepsinin doğru olduğu iddiasında olmadığını da belirtiyor kitabında.

İsimlerin değiştirilmesinin Abdülaziz ve Abdülhamit döneminde başladığını, bu dönemde birçok Aziziye’lerin, Hamidiye’lerin türediğini,  İttihat ve Terakki yıllarından itibaren ise isimlerde Türkçeleştirmenin görüldüğünü fakat son 10 yılda tekrar geriye dönüş yaşanmaya başlandığını belirtiyor. Kitapta 5 küçük harita da bulunuyor ve bu haritalarda hangi coğrafyadaki şehirlerin isimlerinin hangi dilden geldiklerini görebiliyorsunuz.  Antakya’dan Silopi’ye kadar olan Suriye sınırı ve Mardin-Midyat civarında Arapça-Süryanice, Van Gölü çevresi ve Kuzeydoğu Anadolu’da Ermenice, Rize-Ardahan arasında Lazca ve Gürcüce, Fırat’tan Doğubeyazıt’a kadar olan kısımda ise Kürtçe dilinden gelen isimler yaygınlık gösteriyor. Kökeni Yunanca’ya dayanan isimlerin haritasına baktığımızda ise, bu grubun Doğu Anadolu ve Güneydoğu haricinde ülkenin tümüne yayıldığını görüyoruz fakat Doğu Karadeniz’de, Kapadokya’da, Ege ve Güney Marmara’da sıklaştığını fark ediyoruz.  Eski isimlerine benzer şekilde isimleri Türkçeleştirilen şehirlere birkaç örnek,

Yunanca; Edirne (Hadrianoupolis), Bursa (Prousia), Biga (Pegai), İzmir (Smyrne), Fatsa (Phadissa), Ereğli (Herakleia), Bandırma (Panderma), Gelibolu (Gallipoli), Tirebolu (Tripoli), Ermenice; Tatvan (Tadvan), Siverek (Sevaverag), Iğdır (Zaruşad), Van (Van), Süryanice; Mardin (Merdo), Nusaybin (Nşibis), Gürcüce; Posof (Posxevi) ve Yunanca’dan Arapça’ya, Arapça’dan Türkçe’ye geçiş örneği olarak İskenderun(Alexandreion/al-İskenderiyun/İskenderun)

Fatih

Ağrı’nın derinliği

Ne ‘soykırım’dır ne de ‘soykırım değil’dir… Her ikisini de diyemiyorsunuz, tarafsız bir çalışma yapmaya çalışırken fakat tuhaf olanı her ikisini de demediğinizden pek de tarafsız görülmüyorsunuz… Türk olduğu için Ermeniler tarafından başta önyargıyla karşılanmış ama sohbet ilerledikçe artık bir Türk olarak değil ‘memleket’ten gelen biri oluvermiş… Ece Temelkuran’ın Ermenistan, Fransa ve Amerika’da yaptığı birebir görüşmelerinin ve araştırmalarının eseri ‘Ağrı’nın Derinliği’ kitabından bahsediyorum. Üç bölümden oluşuyor, Erivan’dan, Paris’ten ve Los Angeles’tan… İlk bölüm Erivan… Temelkuran şöyle bir yorum da bulunuyor Erivan’ı anlatırken, “…hiç gitmemiş olsanız bile Paris’e, New York’a hatta Bombay’a ait bir fotoğraf olur aklınızda. Sıra Ermenistan’a gelince…”

Her bölümde, her ülkede farklı hikayeler ile karşılaşıyor yazar. Ermenistan’da acı ile Fransa’da memleket özlemi ile ABD’de ise inat ve savaş ile ve acı’nın karşılığının para olduğu ile tanışıyor… Tüm anlatılanların başlangıcı 1915’e dayanıyor, kimisi nefretle kimisi sitemle kimisi de Anadolu’ya özlemle. Çünkü acıların yaşandığı beldeler Anadolu’da. Kitapta Malatya’dan, Harput’tan, Van’dan, Edincik’ten, Gemlik’ten, Trabzon’dan, Kayseri’den hatıralar var… Fakat buralarda Ermeniler’den pek söz edilmezdi. Yazar kitabında bu konudan da bahsediyor ve “Rumlar, denize dökülen bir şeydi…” diyor. Sonlara doğru ise “ya Ermeniler! Onlardan hiç bahsedilmezdi…” Yazarın demeye çalıştığı Ermeniler hayatımızdaydıaslında ama biz onları bilmezdik… Annem anlatırdı, “çocukluğumuzda Edincik’te bir dede vardı, ismi Gani’ydi. Eğlendirirdi bizi, masallar anlatırdı… Fakat biz düşünmezdik onun Ermeni olduğunu. Sadece bilirdik o bir Ermeni’ydi ama biz, Ermeni’nin kim olduğunu bilmezdik.”

Ermenistan’ın en yaşlı kadın şairi Gabudikyan’ın Ece Temelkuran’a söylediği şu söz, kitabı özetliyordur belki de, “Küçükhanım, Ararat sizin için bir yükseklik meselesidir. Bizim içinse bir derinlik meselesi.”

Fatih